Şifreler ve soru işaretleri arttıkça bir birimizden daha uzaklaşır, yabancılaşır olduk.
Hoyrat yanlarımız arttı!..
Öyle ki arkadaşını, dostunu, akrabasını, ilk defa tanıdığı bir insanı ya da ailemizden bireyi anlamada güçlük çekmeye başladık.
Bizim anlama kapasitemizin düştüğünden mi yoksa hayata bakış açımızın değiştiğinden mi kaynaklanıyor açıkçası tartışma götürür.
Hayatın şifreleri maalesef meşgale olarak çıkıyor karşımıza.
O meşgale zamanla gözümüzü kör, ruhumuzu sağır, kalbimizi vurdumduymaz kılıyor.
Babanın evladını, eşini anlamadığı bir dünya düşünün…
Fazla düşünmenize gerek yok, tam içinde hem de tam ortasında yaşıyoruz.
O yüzden hayatımız tatsız, tuzsuz, lezzetsiz ve sanal.
Yozgat’ta Nevzat Özer isminde bir Psikolojik Danışman var…
Kendisi Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde memur.
Sınıfı, kadrosu bu şekilde (memur) ama yaptığı işler bulunduğu kurumun çok ötesinde.
İnsanların kalbine dokunmasını, sorunlarının çözümü noktasında hakikaten psikolojik destek olabilme, hatta anne-babalığın anlamını öğretebilme yeteneğine, kabiliyetine sahip.
Geçenlerde gazetemize ulaşan bir basın bildirisinde Özer, çocuklarımıza kurduğumuz dünyayla ilgili şunları söylüyordu:
ÇOCUKLARIMIZ, AKVARYUM BALIKLARI GİBİ
- Hayatı dokunmadan yaşıyoruz, ya da yaşatıyoruz.- Vurmadan, hırpalamadan, sökmeden, temas kurmadan, içine girmeden, acıtmadan, acılanmadan yaşamak…
- İşte bunlar çocukların istedikleri şeyler değil… Kendi çocukluğumuzu hatırlıyorum da biz, daha iyiydik. Şimdiki çocuklar apartmanlara tıkılmış kalmış durumdalar.
- Dört duvar arasında bir tutsaklıkta büyüyorlar
- Akvaryum balıkları gibiler: Nazik, sevimli ama dayanıksız…içlerindeki devasa enerji “sus, otur,kalkma,elleme ,dokunma,bağırma gibi katı, soğuk ve depresif cümlelerle onları beton kulelerde adeta hapsediyoruz.oysa onların içinde depremlerin yarattığı dev tsunamiler oluşuyor,özgürce dalgalanıp büyümek isterken biz dalga kıranlarla,setlerle engellemeye çalışıyoruz.Başarılı olduğumuz da söylenemez aslında.Gerilen sinirler,psikolojiler, acı dolu sözler cabası….
Yanılıyor mu sizce Sayın Özer!..
Bu satırları okurken kendi adıma vicdanım sızladı, kaygılarım o denli büyüdük ki, Allah’ım dedim kendi kendime, nerede yanlış yaptık.
Eskiden şöyleydi, şimdi böyle oldu demek istemiyorum.
Aslında eskiden her şey çok da iyi değildi.
Mesela eskiden beynelminel bir dünyamız vardı…
Şimdiki çocuklar beynelminel bir dünyanın çocuğu değil.
Annemin bir sözü vardır; “Şimdiki çocuklar ortaokul mezunu doğuyorlar” der…
Hakikaten de öyle, Allah’a şükür her şey var, ama değeri yok!
Mesela ben oğlumu mutlu edebilecek bir oyuncak bulamıyorum artık.
Her seferinde daha farklısını, daha renklisini, daha ilgincini buluyorum ama kimi ya hiç dikkatini çekmiyor, ya da yarım saten fazla sürmüyor dikkati.
Mutluluk denilen kavramı somutlaştırdığımızdan beri çocuklarımız da gülmeyi unutmuş.
Benizler solgun,
İfadeler belirsiz,
Çocukça bir dünyaları yok…
Kimi zaman evde televizyonu kapatalım, oyun oynayalım onunla bir hayatı farklı açıdan paylaşalım diyoruz o da olmuyor.
Bu yaşadıklarımdan artık şunu anlıyorum, bizim kendi evladımızla kurabileceğimiz bir iletişim, etkileşim kalmamış.
Onlara kurduğumuz sanal dünya ne kadar renkli olursa olsun, dokunduklarında karşılarına hep dört duvarlı bir akvaryum çıkıyor.
Tıpkı Nevzat Özer’in ifade ettiği gibi biz akvaryumda süs balıkları misali görüyor, onlara camdan dünyalar kuruyoruz.
Renkli ama tatsız, tuzsuz, duygusuz, ruhsuz!
En iyi kıyafetleri, oyuncakları, yiyecekleri almak yetmiyor.
Tam aksine doyumsuzluğu doğuruyor.Özer’in önceki gün Gazi Mustafa Kemal İlköğretim Okulu’nda annelere yönelik konferansındaki şu ifadesi oldukça enteresan geldi.
“Çocuğunuza sabah okula giderken öyle bir sarılın öyle bir sarılın ki, kemiklerinin çatırdağını hissedin. Ona sevginizi olabildiğince hissettirin…”
Allah’ın insanoğluna verdiği en değerli hazinedir sevgi….
Yeryüzünden tüm canlılara sevgi üzerinden etkileşim kurma mekanizması kurmuş Yüce Yaradan…
Ama gelin görün ki bizler Allah vergisi bu değeri paylaşmaktan aciz ve ketumuz…
Milli Eğitim Müdürlüğü Psikolojik Danışmanı Nevzat Özer’in kitaplarında ve konferanslarında ifade ettiği şeyler hakikaten bu manada oldukça değerli.
En azından unuttuklarımızı, hatırlanması gerekenleri, toprak altından gün yüzüne çıkması gerekenleri çıkarmak adına çok önemli bir vesile.
Öyle bir gücüm olsa Özer’i Cumhuriyet Meydanı’na bir siyasetçi gibi getirir, büyük hoparlörler yerleştirir, açık hava konferansları ile anlattıklarını cümle aleme duyururdum.
Mümkünse belediye hoparlöründen, cami minarelerinden tüm Yozgat’a dinlettirirdim…
Alem’i ibret için, unuttuklarımızı hatırlamak, hatırlatmak adına…
Böyle insanlardan çevremizde o kadar az ki…
Sokakta bir birimize olduğu gibi farkında olmadan çocuklarımıza, eşimize, anne, babamıza da sanal gülümsemeler gönderiyoruz.
Manevi zenginliklerin üzerine kurduğumuz sanal dünyayı işkenceye çevirmeden bir şeyleri vesile kılmak, hatırlatma mekanizmasını insanlığın kurtuluşu adına harekete geçirmek lazım değil mi sizce de…
Özer’in şu sözleri ile bu güne veda etmek istiyorum, lütfen bu satırları bir yere not edin, inanın o kadar kıymetli ki:
“Ne ilginçtir ki bebekken biz onların hep yanlarındayızdır. Sonra büyürler ve bize her zaman ihtiyaçları olur evlatlarımızın. Bazen paradan çok zaman isterler bizden az ya da çok. Verebilenleri iyi yolda ya veremeyenler… Zaman zuhur edecek onların bize zaman ayırmalarını isteyeceğiz. Mesela bayramlarda, önemli günlerde, hastalığımızda, onların yanımızda olmasını isteyeceğiz. Malum ne ekersek onu biçeceğiz.
Şimdi dört yaşındaki çocuklar bilgisayarlarda strateji oyunları oynuyorlar. Toza bulanmıyorlar, burunları akmıyor! Dirsekleri kanamıyor! Su bol, gıda bol, giysi bol, imkân bol; ama... Can’ı, Can’sız, sevgisiz bırakmadan önce bir ama demek gerekmez mi?