MAHMUT ustam, 'Hacı' diye seslenip, lacivert olmasına karşın, ter ve sigara dumanın karışımı ile siyaha çalar bir hal almış ceketi ütülemem için elime tutuşturdu. Aldım, ütü masasının başına geçip, kömür ütüsü ile ceketi ütülemeye çalışırken, ceketten yükselen buharın kokusu rahatsız edici düzeydeydi. Güç bela ütü işini tamamlayıp, ustamın karşısına dikildim; 'tamamdır usta. Ütüledim. Jilet gibi oldu...'
Ustam ceketi eline aldı, inceledi. Tekrar bana uzattı. 'Ender sinemasına götür. Orada görevliler var, teslim et. Neşet Ertaş'ın ceketi olduğunu söyle' diyerek, tembihledi. Tam kapıdan çıkardım ki arkamdan 'Hacı' diye tekrar seslenip, 'para verirlerse alma, çorbada bizim de tuzumuz böyle olsun' diye uyardı. 'Tamam usta' dedim, yürüdüm...
Ender Sineması çalıştığım işyerine çok yakın. Her ikisi de Hükümet Caddesinde. Sinemaya gittim. İçeriye girdim. Salon bölümünden gelen sese yöneldim. Sahnede prova yapan Neşet Ertaş'ı gördüm. İki katlı olan Ender Sineması'nın salon kısmının en arkasında, sonradan sesinden anladığım kadarıyla da balkon kısmında birer kişi duruyor. Neşet Ertaş'ın saz ve sözünü dinleyerek, 'biraz aç, hopörlörü yukarı kaldır' gibi, komutlarla ses düzenini akşama hazırlamaya çalışıyorlardı...
Salondan içeriye girer girmez, bir bayan karşıladı, 'ne işin var burada?' der gibi bakışlarıyla. Kısık sesle 'Neşet Ertaş'ın ceketi, ütü için göndermişler' diyebildim. Yakasından parmağımla tuttuğum ceketi, diğer kolumun üzerine yatırıp, beni karşılayan kadına uzattım. Ceketi aldı, omuzuna atıp, beline bağladığı kesenin içerisine eline sokup, çıkarttığı bozuk paraları uzatırken, sordu; 'ne kadar?..'
Ustamın tembihi aklıma geldi, 'yok istemez, hemşerimizden bir ütü için para mı alacağız!' diye birazda böbürlendim, kendime de pay çıkarttım...
***
Karaşar Mahallesi'nde arabacı topal Yusuf'un büyük oğlunun düğün töreni var. Evin duvarı olmayan, avlusuna park edilmiş atarabasının üzerinde arkadaşlarla oynarken, içlerinden birisi 'şimdi köçek çıkacak!' diyerek, bizleri uyardı. 'Köçek!!!!' Neydi, nasıldı? hepimizin kafasında bir soru işareti oluştu. Evin kapısının önünde cümbüş, keman, darbukadan oluşan, bizlere göre biraz büyük üç kişi müzik yapıyordu. Yöresel türküler çalınıp, söylenirken, başka birisi gelip, kemancının kulağına bir şey fısıldadı. Türkü bitti, yerine oyun havası çalmaya başladı. Parmaklarında zil, üzerinde 'İspanyol' tipi çiçekli, rengarenk bol pileli etek, üst kısmında işlemeli sarı siyah yelek, ayağında 'Çarşamba' denilen siyah ayakkabı ile genç birisi Kuğ Balesi yapar gibi kapıda belirdiği gibi, kendisi avlunun ortasına bıraktı. Biz atarabasının üzerinde ayağa kalktık. Düğüne gelenler, kadınlar, erkekler, kızlar, çocuklar hemen avlu içerisinde halka oluşturdu. Herkesin hayranlıkla, coşkuyla alkışladığı genç köçek, döne döne oynayıp, geldiği gibi kapıdan kendisini içeriye atıp, kayboldu...
***
Neşet Ertaş, henüz Ankara dolaylarına gitmemişti. Gençlik yıllarıydı. Bizlerin de çocukluk yılları. Düğünde gördüğüm köçek Neşet Ertaş'ın ta kendisiydi. Aslında babası Muharrem ağa babamın arkadaşıydı. Elinde, eskiden tahsilat için köylere giden Maliyecilerin kullandığı meşin çanta, sırtına çapraz taktığı sazıyla dolaşırdı. Oğlunu yanından ayırmazdı. Muharrem ağa, genel olarak boz renkli ceketinin döşünde ya bir kırmızı gül veya kırmızı mendil bulundururdu. Ceketin yakasında 'Fenni Sünnetçi' tabelası takılıydı. Bir de eşeği vardı. Sonraki dönemlerde anladım. Eşeğini çoğu zaman sahne olarak kullandığını. Mahallemizdeki bir sünnet törenine gelmişti. Sünnet öncesinde saz çalıp, türkü söylemeden önce eşeğini bir ağaca bağladı. Sonra sazını alıp, eşeğin üzerine ters bindi. Çalıp söyledi. Sonrasında da çocuğu sünnet etti. Eşeğini yanına alıp, gitti...
***
Yıllar sonraydı. Neşet Ertaş'ın bazen radyoda söylediği türküleri dinliyorduk. Plakları çıktı. İstasyon Meydanı'nın köşesindeki barakalardan birisinin üzerine 'Ertaş Plak Evi' yazılı tabela asıldı. Muharrem Ertaş, her gün bu plak evine geliyor, eşeğini plakçı dükkanının köşesine bağlıyor. Oğlunun plaklarını satıyor. Kendisi de saz çalıp, söylüyordu...
***
Kadın 'teşekkür' etti, 'akşama sen de gelecek misin?' diye sordu. Omuz silkeledim, ağızımın içerisinden, benim bile zor duyabileceğim tonda 'bilmem' diye mırıldandım. Kadın, benimle birlikte gişeye kadar geldi. Henüz açık olmayan gişenin kapısını açıp, iki koçan bileti kopartıp, verdi. 'Sen gelemezsen bile tanıdığın birisine verirsin' uyarısında bulundu. Sevinerek ayrıldım. Kalfamız olan Mehmet ustaya söyledim, 'biletleri bana ver' dedi, vermedim. Arkadaşım Ünal ile birlikte Akşam Ender sinamasının kapısına dayandık. Dönsözler çıktı. Neşet Ertaş en son türkü söylecekti. Salonun üst tarafını bizim esmer vatandaşlarla doldurmuştu...