Bir toplumun, bir milletin içerisinde, kendilerini hakka davet eden, iyilikleri emreden, kötülüklerden men eden bir topluluk olmazsa o topluluk damarları kurumuş bir bedene, ruhu çıkmış bir vücuda benzer. O beden şeklen insan suretindedir ama aslında hayatta değildir. İşte mânen de aralarında kendilerini uyaran birisi olmayan toplumlar, kanı kurumuş, ruhu çıkmış bir ceset gibidir.
Evveliyatla Müslümanların arasında ilmiyle amil, takva ehli, hiçbir dünyevî maslahat gözetmeden sadece Müslümanların ıslahını kasteden insanların bulunması ve bunların yetiştirilmesi gerekir. Müslümanlar arası ihtilafları da bu topluluk vasıtasıyla çözmemiz gerekir.
Eskiden her beldede, her şehirde, her kasabada, böyle insanlar vardı. İnsanlar arasında, Müslümanlar arasında herhangi bir mesele olduğu zaman ona gidilir, mesele ona arz edilir, o zat da adaletle, İslamın emrettiği şekilde, sünnete uygun olarak bunların meselelerini hallederdi. Böylece mahkemeler tıklım tıklım dolup taşmazdı.
Şimdi ümmetin emini olan insanlar aramızda olsa bile, maalesef Müslümanlar dünyevî kaygılar, aralarındaki mekan mevki kavgaları, çıkar çatışmaları sebebiyle meselelerini onlara arz etmiyorlar.
İslam ümmeti gün geçtikçe aslından uzaklaşmaya ve batının kokuşmuş kültürünün, kokuşmuş fikirlerinin tesiriyle kendi benliğinden uzaklaşmaya başlıyor. Rasulullah (S.AV.) bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor:
"Müminlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada, birbirlerini korumada misali, bir cesede, bir vücuda benzer ki, cesedin herhangi bir uzvu rahatsız olsa, hastalansa, cesedin diğer uzuvları da bundan muzdarip olurlar ve uykusuz kalır, ateşler içinde yanarlar.”
Bir müminin bir sevinci olduğu zaman, diğer müminler de o müminin sevinciyle sevinmelidir. Onun sevinmesi demek hemen onun sevincinin bize sirayet edip bizim de sevinmemiz demektir. Bir müminin başına herhangi bir sıkıntı, herhangi bir hastalık, herhangi bir musibet gelse, diğer müminler de, o kardeşimiz gibi acı duymalıdır.
Müslümanlar birbirlerine karşılıklı olarak yapmaları gereken vazifelerini en sağlıklı bir şekilde yerine getirdikleri devirlerde dünyada cennet’i bir hayat yaşamışlar. Bir fazilet, bir saadet, bir huzur toplumu vücuda getirmişlerdir. Ancak zamanla bu güzelliklerimizi, bu özelliklerimizi kaybettik. İslâm düşmanlarının çeşit çeşit hile ve tuzaklarından bugünkü perişanlığı, dağınıklığı yaşamaktayız.     
Birbirinize kin tutmayın, kıskânçlık yapmayın, (karşılaşınca) sırtınızı dönmeyin ve aranızdaki ilişkiyi kesmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!  Din kardeşliğini korumak, gerçekte İslâm’ın geleceğini ve Müslümanların haklarını korumak anlamına geldiğinden, Allah’a inanan ve dinini seven Müslümanlar, din kardeşliği ilkesine zarar verecek her çeşit sözlerden, davranışlardan kaçınmalı ve din kardeşliği haklarını gözetmelidir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), son nefesine kadar Müslümanlar arası birlik, beraberlik ve din kardeşliği ilkesinin güçlenmesi için çalıştı ve bu konuda bizlere pek çok tavsiyelerde bulundu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Müslüman, Müslümanın din kardeşidir. Ona zulüm (haksızlık) etmez ve onu (korumayıp) düşmana teslim etmez. Kim bir din kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah da o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurlarını örter (gizler)se Allah da kıyamet günü o kimsenin ayıp ve kusurlarını örter.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor; Müslümanın, Müslüman kardeşi üzerinde altı hakkı vardır; karşılaştığın zaman selâm ver, seni dâvet ettiği zaman dâvetine icâbet et, senden öğüt istediği zaman öğüt ver, aksırdığı zaman “Elhamdülillâh” derse “Yerhamükellah”de, hastalandığı zaman onu ziyaret et, öldüğü zaman cenazesine katıl. (Müslim)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Siz, îman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek) îman etmiş olamazsınız. Size bir şeyi haber vereyim mi? Onu yaptığınız zaman birbirinizi seversiniz. Aranızda selâmı yayınız “