Ülkemiz gelişmiş ülkelere oranla kitap okuma sayısının düşük olduğu, dolayısıyle kültürel harcamaların az yapıldığı bir ülke.. Bir araştırmaya göre Avrupa ülkelerinde kişi başına yılda kitap okuma süresi 24 dakika iken ülkemizde bu süre yalnızca 16 saniye olarak grafikte gösterilmektedir. Bugün çocuklarımıza kitap okuma önerisinde bulunan Milli eğitim kurumları hangi tür kitapları okumaları konusunda da öneride bulunmadıklarından, bu körpe beyinleri, fikirlerini yanlış kullanan bazı yazarların pençesine de itmiş olabiliyor. Örneğin bir polisiye roman öğrenciyi lüzumsuz cesaretlere yönlendirirken, başka bir romanda tehlikeli maceralara sürükleyebiliyor.
Efendim ben çocukluğumdan beri bir çok kitap okumuş bir kardeşinizim. Benim genel tercihim araştırma içerikli tarihi romanlar ve köy hayatını, kır hayatını anlatan pastoral yazılardır. Özellikle köy yaşamını anlatan kitaplar beni çocukluk günlerime çeker ve ayrı dünyalara götürür dinlendirir. Zaten günlük köşe yazılarımdan da ne kadar bu etkiyi taşıdığımı biliyorsunuz. Fakat geçtiğimiz günlerde TRT Kurumunda yayın değerlendirme müdürü olarak görev yapan daha önce şiir, tiyatro eserleri ve radyo oyunları ile tanıdığımız değerli üstad Yahya AKENGİN’in “Aşka Verilmiş Muhtıra” adlı altıncı romanını da okudum. Dedim işte gerçek bir yazar.
Yazarın son romanının ilk sayfalarından biraz okudum fakat son sayfasına geldiğimin farkında bile olmadım. İddia ediyorum; biraz sonra bırakırım diyerek okuyan bir kişinin son sayfasını okumadan uyuyacağına inanmıyorum. Sağ-sol olaylarının geçtiği yıllarda iki gencin aşkını anlatıyor ama kutsal bildiğimiz sevginin önüne dahi geçebilecek fikir ayrılıkları olabilir mi diye de düşündürüyor.. Eserini okuduğum en etkileyici ve en iyi ifadeler kullanan bir yazar. 35 yıl önceki Türkiye’mizi iki kişi üzerinden eksiksiz anlatarak, kutuplaşmış insanları bu hale getiren ve hiçbir çözüm üretemeyen yöneticilerden, cehaleti ranta dönüştüren gözü dönmüşlerden bahsediyor..
İletişimin, muasır medeniyetlerle yarışın, dünya ile bütünleşmenin, eğitimin, sosyal yaraları nasıl tedavi ettiğini görecek, insanların bilgilendikten sonra bu hataları bizmi yaptık, diye utandığını göreceksiniz.
Aslında bu romana benzer birkaç film, birkaç belgesel daha seyretmiştim. Fakat seyrettiğim tüm bu seneryolarda düşünme fırsatımız olmadığı için anlatılan ve gösterilen gibi düşünmek zorunda bırakılıyorduk. İşte bu romanda sade ve berrak bir düşünceyle zamanın irdelenmesi tamamıyla bize bırakılıyor, o yılların ülke için kayıp yıllar olduğunu anlıyoruz.
Bugün kaynakları tüm Avrupa’ya yetecek kadar zengin olan ülkemiz insanlarının eğitim, kültür ve refah düzeyleri bir ilimiz büyüklüğündeki bazı Avrupa ülkelerinden düşükse o yıllara lanet okumamak duyarsızlıktır.
Teşekkürler Yahya AKENGİN.. Benim gönlümde Nobel Edebiyat ödülü sizin. Çerçeveden yansımalar ancak bu kadar aksettirilebilirdi. Üç boyutlu, bin düşünceli, aynı zamanda bir cümleyle deryalar anlatılan bir roman ancak bu kadar güzel yazılabilirdi.
Saygılarımla…