Bu söz bir yabancıya ait.
Yabancıların sözünü özellikle köşe yazılarımda fazla kullanmamaya gayret ediyorum.
Ama doğru söze de kayıtsız kalınmıyor.
Lakin söyleyen değil, söz ve sözün ekseninde ülkemizde yaşanmış bir olaydan bizim almamız gereken gerçek.
Yozgat ve Türkiye gündemine dair konuşulacak çok şey varken ıvır zıvır konularla bizi meşgul etme diyorsanız, gözlerinizi fazla yormamanızı şimdiden rica ediyorum.
Çünkü bu satırlar kendini gerçek mana da anne-baba, ya da gelecekte yükleneceği bu sorumluluğu taşımakla mükellef hissedenler için.
Yazar Doğan Cüceloğlu\'nu tanıyorsunuzdur.
Ben yazdığı makaleler ya da kitapları ile pek ilgilenmemiştim bu güne kadar.
Lakin Cücelioğlu ile bir vatandaşın, babanın yaşadığı olaydan çıkacak sonucun herkesi yakından ilgilendirdiğini düşünüyorum.
Günümüz şartlarında evlat yetiştirmek, üstelik vatana, millete, insanlığa hayırlı evlat yetiştirmek ne zor değil mi?
Sokaklar mı, okul mu, aile mi, çevre mi, hangisinden korumalı.
Televizyondan mı, internetten mi, küfürden mi?
Komşudan mı, arkadaştan mı kimden?
DÜNYA MALI DÜNYADA KALIR
Günümüz şartlarda çocukları süs eşyası, ya da uzun yıllar hatırlamadığımız salon odasındaki koltuk takımı gibi üstü tozlanmasın türünden görmeye başladık.
Okul sıralarında at yarıştırır gibi sınava hazırladığımız psikopat yanlarımıza ne demeli?
Her şey onların geleceği için deyip de para kazanma hırsı ile aslında onları unuttuğumuz bu dünya değil mi?
Üzerleri cicişli, bicişli kıyafetler giydirip, karnı tok sırtını pek etmekle gönlüne sevgi ektiğini zannettiğimiz,
Bir futbol maçına çocuğunun oyun oynayalım teklifine uflayarak yanıt veren baba,
Aman pembe dizim kararmasın, kumandam elimden düşmesin,
Günler, sohbetler, dedikodular eksik kalmasın diye çocuğunu ihmal eden anne,
Yani say babam say…
Bitmez…
Hayat insanı yoruyor, o yorgunluk bazen sinirsel, bazen bedensel bir şekilde insanda yorgunluk veriyor.
Haliyle bu yorgunluk çocuklara kimi zaman yetişemeyecek kadar aciz bırakabiliyor anne babaları.
Benim anlatmak istediğim mevzu bu değil.
İstemek…
Bir anne, bir baba olarak çocuklarla çocuk olmayı isteyebilmek.
Nasıl mı?
Sözü fazla uzatmak istemiyorum, sizi anne-babaların, adaylarının gönlüne küpe olacak, aklına şiar kalacak şu olaya bırakıyorum.
* * *
Doğan Cüceloğlu\'nun kaleminden…
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam? - Hayır, neden? - Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul\'dan çalışma yerim olan Kayseri\'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim.