Ak saçları gibi göbeğine yakın uzunluktaki sakalı da süt beyazı olmuş bir dede, Yozgat Cumhuriyet Parkı'nda, Cumhuriyet Alanı ile birlikte Saat Kulesi ile Askerlik Şubesi'ni net görebilen masada oturmuş, etrafını çevreleyen genç kuşaklarla sohbet ediyor.
Bir ara istemeyerek de olsa kulak misafiri oldum, ''Burada Ermeniler, Rumlar yaşardı'' cümlesine takılarak. Eskipazar'dan Sırasöğüt'e, Tuzkaya'dan Şeker-pınar'a Çatak'tan Nohutlu eteklerine uzanan bölgede Ermeni, Rum asıllı vatandaşlarla birlikte Alevi, Kürt, Türk, Abdal, Çingen gibi daha bir çok ana dili, geleneği, rengi, dini, inancı farklı olan ama hepsi de Türk vatandaşı olmaktan gocunmayan insanların kardeşçe yaşadıklarını anlatan ihtiyar, ''Bizde ayrı gayrı yoktur'' diyerek, soluklandı.
Sonra kaldığı yerden derin bir nefes alıp, devam etti, ''Aynı kahvede oturup, çay içer, o zamanlar çok moda olan Domino Taşı oynardık, 'Kürt Osman', 'Kızılbaş Ali', 'Abdal Beddeş', 'Çingenoğlu' gibi lakaplarla bildiğimiz arkadaşlarımız arasında herhangi bir ayrılık, gayrılık olmadı, olmazdı'' deyip, soluklandı.
Belliki çok dolu...
Yaşlılık da var elbette...
Yaşlılık pek fazla ağır gelmiyor ama anladığım kadarıyla son gelişmelere takılmış, taşıyamaz olmuş yüreği, üst üste anlam veremeğini darbeleri yediğinde...
Gözlerini biran kendisini çevreleyen gençlerin ortamından kaçırıp, Cumhuriyet Alanı'na yöneltti. Bir süre alanda gözleriyle gezininirken, dalıp gitti. Anladığım kadarıyla çok uzaklara gitmiş, çocukluk, gençlik yılları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçiyordu ki; dikkatini ''Ne alırsınız dede!'' diyen garsonun sesi dağıtmış, bir süre sonra da yeniden toparlanıp, ''Bana bir bardak su ver'' diyebilmişti.
Cayır, cayır yanmakta olan yüreğini soğutmak istiyordu, soğutabilirse. Utanmasa belki de ağlacaktı. O yüzden biraz da kendisini sıkıyor, gözlerini gençlerden kaçırıyor, aldığı nefeslerin aralarında derinden ''Bir Offff'' çekiyordu.
Bir süre sonra bir tepsi içerisinde çaylar ile birlikte şişe içerisinde su ve bardak masaya kondu. Yaşlı adam, su dolu şişeyi bir eline, bardağı diğer eline aldı. Suyu bardağa boşaltmak için hamle yaptığı anda vazgeçip, şişeyi ağızına götürüp, kana kana içerken, sakalına doğru su damlacıkları da döküldü.
''Yarabbi şükür'' diyerek, sakalını sıvazlayıp, içtiği suyun damlalarını yüzüne sürüp, toparlandı. Söze kaldığı yerden başlayacaktı ki, gençlerden birisinin ''Akil adamlar için ne diyorsun?'' sorusu ile karşılaştı.
Durdu...
Aslında yanıtı hazırdı...
Heybesinde verilebilecek bir çift sözü vardır mutlaka ama o  vereceği lafı heybesinden çıkartmak istemedi. Vereceği yanıtın az ve öz olmasını ister bir tavırla hareket etti...
Bir süre göz göze geldiği soruyu soran gence baktı, sonra ''Onlar akıllıların içersinde daha akıllı oldukları için 'akil' diyorlar. Zahir, o yüzden bizlere aptal muamelesi yapıyorlar'' dedi.
Sonra masadan kalktı, bahçenin içerisinde kayboldu...