Sürecin nasıl başladığına kısaca değinirsek tek parti döneminde ülkedeki kilit kurumlara ve özellikle eğitim ve öğretim ocaklarına, yüksek okullara sistematik olarak yerleşen komünist kadroların ve onların ülke gençliği üzerinde oynadığı tehlikeli oyun ve beyin yıkama faaliyetlerini sezen Nihal Atsız’ın Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektupla başlıyor.
Atsız gibi büyük fikir adamının kaleme aldığı bu mektup tüm ülkeyi sallayan cinsten oluyor ve hem Türkçü aydın ve talebelerde bir milli heyecan ve refleks yaratıyor, hem de tek parti ve komünist kadrolarda müthiş bir tepki uyandırıyor. Atsız’ın kaleme aldığı bu mektubun üzerine Nihal Atsız Sabahattin Ali tarafından mahkemeye veriliyor ve süreç başlamış oluyor.
Körpe yavrusunu İstanbul’da bir başına bırakarak Ankara’ya mahkemeye gelen Atsız, burada “Ruh Adam” romanındaki gibi bir başına ve yalnız olarak bir mücadelede bulunacağını zannederken tren garını hınca hınç dolduran Türkçü gençlerin sevgi gösterileri ve desteğiyle karşılanıyor.
Atsız’ın çıktığı mahkemenin 3 Mayıs’a ertelenmesiyle birlikte 3 Mayıs’ta Türkçü gençler ve aydınlar komünizm aleyhine sloganlarla bir nümayiş düzenliyor ve yapılan bu gösteri tek parti döneminde infial uyandırıyor. Çünkü tek parti döneminde “Milli Şef” in onayı olmadan gösteri yapmak ve ona “Yaşa, Var ol” sloganları dışında slogan atmak bile yasaktır.
Atsız’a sevgi gösterilerinde bulunan bu gençler mahkeme salonuna giremeyince Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşle ortaya büyük bir tepki koyarlar. O günkü ortaya koyulan bu tepki bana göre Türk gençliğinin milli ve manevi değerlerinden asla taviz vermeyeceğini ve gerektiğinde tepkisini ve refleksini nasıl ortaya koyabildiğini ve bütün dünyaya da bunu gösterdiği süreçlerden bir tanesiydi.
Yapılan yargılamaların ardından başta H. Nihal Atsız olmak üzere birçok Türkçü aydın ve öğrenciye cezalar yağacak tutuklamalar başlayacak ve birçoğu o dönem zindan ve tabutluklarla tanışacaktı. Bugün milli ve manevi değerlerin savunuculuğunu yaptığını iddia edenler, her defasında milli ve manevi değerlere bağlı gençlik yetiştireceğiz diyenler o makamlarda bulunuyorlarsa şayet bunu 3 Mayıs yüreği taşıyan, tabutluk ve zindanlar gören o dönemin Türkçü aydın ve gençlerine borçludurlar. Onlar 1944’lü yıllarda bu tepkiyi ortaya koymamış olsalardı benliğini kaybetmiş, ruhu sökülüp içi mumyalanmış bir nesil yetişmiş olacaktı. Atasını unutmuş, ceddinden bir haber bir nesil bugünün Türkiye’sinin yetişmiş ve kalifiye kadroları, akademisyenleri, yazar ve çizerleri olacaklardı.
3 Mayıs ruhunu taşıyan o vatansever ve bu milletin öz evlatlarının yetiştirdiği talebelerde, Atsız Ata gibi, Zeki Velidi Togan gibi, Reha Oğuz Türkkan gibi, Nejdet Sançar ve adını sayamadığım yüzlerce Türk aydın ve akademisyen gibi çok sürmeyecek 1960’lı yıllarda ülkemizde yine alevlenen adı sözde öğrenci olaylarıyla birlikte yeniden sahaya inecekler ve 12 Eylül 1980 darbesine kadar gelinen süreçte vatan, bayrak ve milli değerlerimizi savunmaya devam edecek ve bir çoğu şehit düşecektir. Nöbet devam etmekte bugünün vatansever Türkçü gençleri de aynı o günkü gibi emanete sımsıkı sahip çıkmaktadır. Uçmağa varan o şanlı yiğitlerin ruhu şad olsun.
“Saygı olsun bu çelik atlıların gök tuğuna
Tuğu kaldırmış olan orduların “Başbuğ”una”