Soruyorum sizlere bu toplumda yanlışlar ne zaman değişecek ve bu yanlışları yapmamıza etken HER ZAMAN devletimiz mi olacak?
Tamam, sizi şimdi o ilkokula başladığımız yıllara götürmek istiyorum. Hatırlarsınız, okulun hemen hergünü ANDIMIZ'ı okumuşuzdur!
Türk'üm, doğruyum, çalışkanım... diye devam eden o harkulade andımız. Yanlış anlamayın ben Andımız'ı eleştirmeyi fiyan düşünmüyorum. İnsanın okula daha henüz başladığı o ilk günlerden itibaren Andımız sayısını hatırlamadığım sayıca kimbilir kaç kez okumuşuzdur, ama içimiz isteyerek, gönülden inanarak!
O okul sıralarında çocuk zannaderki bu ülkede demokrasi, adalet, dürüstlük erdemleri vardır. Çünkü bize öyle anlatılır. Gerçekte bi ülkede gerçekten demokrasi var mıdır? Bunu anlayamayız o yaşlardı. O küçük çocuk yılları birlikte büyür okuldan mezun olup ne zaman ki gerçek hayata atılır işte o zaman o çocuk hayran olduğu inandığı o Andımız'da ki öğrendiklerini orada kalmıştır.
Gerçekle tanışan birey, buna önce inanmaz, inanmak istemez ama ne yazık ki gerek hayat farklıdır.
Buna en güzel örneklerden birtanesi de sayın (Merhum) Turgut Özal'dır. Özal'ın aklımda kalan o cümlelerini unutmak hiçbir zaman mümkün olmadı.
Turgut Özal'ın bir televizyon kanalında “Benim memurum işinibilir” diye bir cümle söylediki bunu devleti yöneten en üst düzeydeki bir devlet adamından böyle bir cümle beklemiyordum.
Çok garip bir o kadar da yanlışı doğru gibi göseren bir devlet adamından bunu duymak utanç verdi. kısaca o yıllarda Özal'ın devleti en üst kademesindeki kişilerden duymak insana acı veriyor.
Sayın Özal'ın “benim memurum işini bilir” derken benim memurum hırsızlığı teşvik etmeşti (çalıp çırpmaya açıkça pirim vermişti)
Yaklaşık bundan 13-14 gün önce yine benim rahatsızlandığım da buna benzer bir olayı eşim ve ben o acılar içinde kıvranırken yaşadık ne yazık ki!
O gün saatler sonra acılard içinde kımıldamadan yatarken canımdan can giderek, koridordan mutfağa tam anlamıyla sürünerek gidip cep telefonuma ulaştım, eşimi aradım. Ama o anki çektiğim acıları anlatmak imkansız!
Büyük acılar içinde o telefona ulaşıp eşimi arayıp “ben ölüyorum” dediğimi söylediıımi anımsıyor. Ve aradan ne kadar zamana geçti bilmiyorum eşim işyerinden eve geldiğinde hala acılar içinde kıvranıyordum.
Eşim beni kaldırmak istedi ama bana dokunduğunda ya da beni yerimden kımıldattığında acılarım daha artıyordu. Hemen “112”yi arayıp ambulans istedilakin hiçbir yer ambulans göndermiyordu sebebi ise benim durmumun buna uygun olmaması. Yani benim bayılmam ya da ölmem.
Oysa o an ben can veriyordum. Eşim sinirlenmişti. 112'den hastanelerden ambulans gönderlmeyince son çare Uğur Bektaş'ı arayıp durumu anlattı.
Ben bunca acıyla kıvranıp can çekişirken -ki zaten artık hayatta kalma şansım dahi bu kadar azalmışken- benim devletim benim devlet memurum bana ve eşime yalana teşvik ediyor muydu yoksa? Eğer söylemez isen acı içinde kıvranarak öleceksin.
Türkiye'de insan hayatının bir değeri var mı ki zaten?
bu ülkede hak verilmiyor. Hak alınıyor zorla bu ülkede paran kadar adamsın. Paran varsa yaşarsın, yoksa ölmeye sürünmeye mahkumsun. Bu ülkede birşeyler yapmak için mutlaka bir “dayın” olacak.
Soruyorum bu ülke kimin?
Ve bu ülkede ben kimim?
Devlet bile yalana teşvik ediyor beni 112'den ambulans isterken hastanın ölümcül olması gerekiyormuş. Sağlık problemimi bilseydim benim devlete ihtiyacım yoktu.
İşte devlet, işte insan sağlığı!