Sevgili okurlar yazıma daha önce okuduğum ve hoşuma gittiği çok kısa bir hikaye ile başlamak istedim.
Doğuştan görme özürlü olan adam zifiri karanlık bir gece yarısında, özründen dolayı kazanmış olduğu ezbere yol bulabilme yeteneğini kullanarak yürümeye devam ediyordu. Görme derecesi sıfır olduğu halde elinde yanmakta olan bir fener taşımaktaydı. Karşıdan gelmekte olan şahıs ile yüz yüze geldiklerinde, kendisini tanıyan bu şahıs, “Bre kör, sen zaten görmüyorsun ki, o fener ne işine yarayacak” demekten kendini alamamıştı. Bu ifade üzerine görme özürlü adamın cevabı düşündürücüydü:”
“Feneri kendim için değil, senin gibiler için taşıyorum ki ben onları görmezsem de onlar beni görsün ve böylelikle çarpışmamış olalım. Benim gözüm kör ama senin kalbin körmüş. Yani asıl kör olan ben değilim, sensin.”
“Gönül gözü görmeyen,
Can gözünü neylesin” demişler ya; hikayede de bu açıkça görülüyor. Denilebilir ki tüm olaylara ve tüm insanlara, sadece sahip olduğumuz vücut gözüyle bakıyor ve maneviyata karşı aslında kör olan bu gözlerle ya gerçekleri göremiyor ya da enteresan yanılgılar içerisine düşüyoruz.
Her insan iç dünyasında koca bir kainat barındırır. Ancak hiç kimse diğer kimselerin iç dünyasını yeterince görüp bilemez. Bunun iki temel sebebi vardır ki birisi başkalarının gönül kapılarını çalmamamız, diğeri ise çalanlara gönül kapımızı aralamamamızdır. Eğer çevremizde bulunanların gönül kapılarını çalmakta ihmalkar olmayıp ve hatta biraz da ısrarcı olabilseydik.
Nice düşünürler, şairler, gönül insanları o kadar çok şeyler söylemişler ki gönül için anlatmakla bitmez. Ancak,
“Bilmeyen ne bilsin bizi,
Bilenlere selam olsun.” misali anlayan için bu kadarı yeter de artar bile.
Hakkın yarattığı her canlıyı sevgiyle kucaklayabilmemiz, karşılaştığımız insanların gönül kapılarını çalabilmemiz, çalanlara gönül kapılarımızı açabilmemiz ve gönül gözü açık insanlar olabilmemiz dileklerimle…