Hayat Üniversitesi'ne kayıt yaptırmadıysanız acele edin, diyor Gazeteci Fehmi Çalmuk. Bu anlamlı satırlar o kadar etkiledi ki beni, bende sizinle hayata dair paylaşmak istedim.
Tebessüm ederek, kendinizden de bir şeyler bularak okuyacağınızı umut ediyorum.
Mutluluğu rastlantı sonucu elde etmez insanoğlu...
Damla damla dolar, halka halka genişler yürekler... Her halka, kimi gün çekiçle vurulan bakır sini olur, kimi gün yeni gelinin çemberinde hayallerini süsleyen gül oya. Ciğerden mutlulukla bir 'ohhh' çeker ya insan; işte öyle bütünleşir soluğu camla. Üfler bir borunun ardından, Hz. İsrafil'in suru üflediği gibi... Her üfleyiş yeniden dirilmedir aslında. İnsan da melek değil midir zaten? Sur üflenir, insanlar yeniden dirilir; ateş avucunda toprağa üflenir borunun bir ucundan. Diriliş üflenir soluk soluk... Her soluk bir çiçek olur, bir yudum suya dönüşür.
Bu kez bir nefes olur, neyzenin elinde nağme nağme iner insanın yüreğine. Dumanı çıka çıka, elleri yaka yaka göğüs hizasında taşınır nimet... Sıcağı makbuldür ekmeğin. Hele saçta pişenin, fırında yananın... Tadından yenilmez bir türlü...
“İnsan ya bu; su misali kıvrım kıvrım akar ya...” diyerek insanın öyküsünü anlatır şair... İnsan akar, ateşin alnında eritilen maden olur. Kıvrım kıvrım ip olur boyanır, rengarenk çiçek bahçesinde bulur kendini.
Renkten renge girer, güzellikten güzelliğe... Nakış atar hayata ilmek ilmek... Güvercin olur, ayakların altına serilir… Kimi gün keklik gibi konar yazmaların üstüne; bir halay başında sallanan mendildir kimi zaman... Bir merhabaya, ayağa kalkar selamlar gelen-gideni rençper.
İnsanın emrindedir kainat ve onun mutluluğu için seferber olmuştur. Boy boy ağaçlar, çelikler ustaların elinde dize gelir. Boyun eğmiştir artık. Kaptanları enginlere taşır dünyayı taşımaya hazır kayıklar; denizle kavuşmayı bekler kızaklarında.
Gökyüzünün mavisiyle, denizin mavisini nerede buluşturur ki insan... Ya Karadeniz'in yeşilini, Torosların yeşiline ne zaman kardeş kılar? Çiçeklerden bir tutam alıp hangi sofralara serilir? Bir düşünün. Dünyayı neyle kucaklar, sararsanız..?
Her şey türküyle başlar aslında... Güneşin alnında, pişen toprağın üzerinde pamuğu kavrayan o narin eller başta ürkektir. Sonra alışır. Oluşan yaralar kapanır zamanla, eller nasır tutar pamuk toplana toplana... Çuval çuval pamuk, çırçır fabrikalarında alır soluğu... Veya eğrilmiş yün sarılır yumak yumak. Çırpıldıkça bulutlara döner... O da bilir ki yünleri kimine hırka olacaktır, kimine kilim. Kimi çeyizine koyacaktır işlenen yün yatağı, kimi rüyalara hazırlık için üstüne örtecektir.
Anadolu'da bir çok evin geçimini sağlar dokuma tezgahı... İlmek atlanmaz, el şaşmaz... Biri dolanır, biri kaçar, biri kovalar. Ev tezgahında kilimin cinsine göre yılları bulur dokunması... Harama kapanan perdedir bir başka tezgahta dokunan... “Perdesini örtme gözlerinin, ışığım kesiliyor” der ya bir şair... Tüllerin altındaki danteller Anadolu'nun geleneksel figürlerini yansıtır.
Kınalı elleriyle beyaz tüller içindeki geline gıpta ile bakar genç kızlar. Güzelliği de yansır çeyizine. Neler yapmamıştır ki... El emeği göz nuru çeyizler sıralanır. İğne oyası, makine oyası, dantel, kanaviçe... Çiçekler boy atar... Oyaların hepsinin bir hikayesi vardır. Kimi bekar olduğunu anlatır yazmayla, kimi yarini beklediğini. Kimisi de yas tutar yitiğinin arkasından... Hepsinin de buluştuğu tek bir miras vardır: Anadan kızına kalan ve yıllarca sandıkta saklanan.
Yer demir, gök bakır olduğu zaman ustaların birbirini kovalayan çekiç seslerini duyarsınız. Her çekiç darbesi yanık bir türküyle bezenir. Ustanın gözleri bir yere sabitlenmiş gibidir.
Kah kor ateşin üstüne vurur ustalar kah damarları cam gibi olmuş mermere. Çekiç darbesi kimi yerde bir buse gibi çiçek kondurur bakır kazanın üstüne, kimi yerde ise mermeri sarmalayan bir sarmaşık oluverir. Sıra altın ve gümüşe geldi mi; usta, artık çekici okşar gibi değdirir.
Artık zaman hayata müdahil olma zamanıdır. Çeşit çeşit, renk renk madenler kılıktan kılığa girer... Bir hasret gibi sarmalar ateş, yüreğinde eritir toprağın bağrından yaşamın içine kattığı madenleri. Sonra insan eli değer madenlere hayatı kolaylaştırmak için. Topraktan başlayan macera ateşin imtihanından geçtikten sonra yeni imtihanlar için atölyelerin, tezgahların önündedir artık.
Hani Hacı Bektaş-ı Veli “bir olalım, iri olalım, diri olalım” demiş ya bunu kanıtlar gibi arı gibi çalışıyorlar. Dün birdiler. Birlikteliklerini hiç bozmadılar. Bugün daha iriler. İnadına hayat üflüyorlar. Ve öyle diriler ki, onlara gelen onlarda diriliyor. Hayatın altın kuralını anlatıyor ve yaşıyorlar.
“Şerefle bitirilmesi gereken en asil görev hayattır. Bir lokma ekmek için şerefini çiğnetmeye, bir anlık eğlence için servetini tüketmeye, bir zamanlık mevki için el ayak öpmeye, insanları ezip geçmeye, günlük menfaatler için onurunu terk etmeye, bir kısım insanlara kızıp, tüm insanlara düşman olmaya değmez bu hayat...
Her daim anlamına hayran olduğum bu yazı Hayat Üniversitesinin kayıt şartlarından biri olsak gerek.