Çilenin, acının, ızdırabın dilini anlata bilirmisiniz, hayır anlatılmaz yaşanır. Hayatı  çile yumağı gibi ilmik ilmik örenler vardır, farkındamısınız? Acıyı, çileyi, çaresizliği, feryadı dört duvar arasına hapsedip göz yaşları ile bayram edenlere tanık olmadınızmı? Yıllarca alın teriyle, göz nuruyla çalışıp evlat yetiştiren babanın, annenin evladına sitemini dinlemedinizmi? Kapım çalınmıyor,hatırım sorulmuyor, evlatlarım bana küskün diyen babanın ızdırabını içinizde hissetmediniz mi?
    Kapısını  bir kedinin bile çalmadığı, kuşların, hayvanların uğramadığı  bir bahçe göndünüz mü? Kaderine küsmüş, hayattan hiç bir beklentisi kalmamış, sitemini, ızdırabını dört duvarla paylaşan bir babanın çaresizliğine tanık oldunuz mu? Kimsesizliğe, yalnızlığa mahkum olmuş, koskoca şehirde kendini yapa yalnız hissetmiş, insanların haberdar olmadığı bir babanın çaresizliğini yaşadınız mı?
    Akşam ezanı apar topar hazırlanmış evime gidiyordum. Fırından ekmek almalıydım ve fazla gecikmeden akşam ezanı evimde olmalıydım. Tam saat kulesinin dibinden geçiyordum i, onunla karşılaştım. Selam vermeden geçmek olmazdı, durumunu biliyordum ama hal hatır sormak için selam verip yanına yanaştım.
    Bir gariplik şiir okudu, bana yaman  dokundu. Daha fazla okuma vallahi ağlarım bugün pek efkarlıyım dedim.  Ozaman sesim çok güzel sana bir türkü söylüyeyim dedi. Söyle diyemedim, şehrin merkezinde saat kulesinin dibindeydik, elalem bize ne derdi?
    Yalnızlığını,  çaresizliğini, bir kedisinin bile olmadığını biliyordum. Bilmeme rağmen yinede sordum “ Abi ne var ne yok, hayat nasıl geçiyor!” dedim. Anlamlı anlamlı yüzüme baktı. Sanki halimi bilmiyormusun dercesine!... Öyle ya onu en iyi tanıyanlardan biride bendim.
    Bu tür hayatlar beni çok etkiler. Yalnızlığı sevmeme rağmen yalnız kalamam. Çaresizliğin destanını yazmışımdır. Şiirlerimi de hep böylesine yalnız anlarda yazmayı severim. Kapıları kapatınca yalnız kalan insanın acısını hissedebiliyorum musunuz? Bir dostum şöyle demişti; “Evimde  bir kedinin kedini bile mırıldanması, nefes alıp vermesi hayatımı değiştiriyor, renklendiriyor.” demişti. Bir kediye bile hasret anneyi, babayı hayal edebiliyor musunuz?
    Nasılsın, ne var ne yok? demek zorundaydım. Onu görüpde hatırını sormadan, bir selam vermeden geçemezdim. Çaresizliğini, yalnızlığını anlatmaya başladı. Evlenmeyi çok istemiş ama becerememişti. Eşinin ayrıldığını biliyordum. Fakirliğinden dolayı kendisini terk etmiş. Onu çoktan unutmuş, adını bile anmak istemiyor. Çocukların adından da söz etmek istemedi, komşularının sadece acıdaklarını dile getirdi.
    Yıllarca aç susuz kaldığını biliyordum. Fareler bile evini terk etmiş, sadece onu rahatsız etmek üzere geceleri uğrar olmuşlar. Sobayı yakamadığı için kat kat elbise giyip korunmaya çalışıyordu. Onun halini kaç yozgatlı bilir bilmem ama kaderiyle terk edilmiş insanlardan biride oydu... Karşısında hüngür hüngür ağlaya bilirdim ama ona umutsuzluk vermeme adına yüzsüzce gülmeye çalışıyor müsade alıp  kaçacağım anı düşünüyordum. Yüreğimin dayanmayacağı acıydı bu!....
    Kapılarını  hayata kapayan ey dost yürekler; kulaklarınızı da mı tıkayacaksınız? Çevresine duyarsız kalan insanlar; gözleri kapalı, gönülleri kilitmi mi yaşayacaksınız? Kapı komşunuzun, bir alt, yada bir üst komşunuzun halinden duyarsızmı kalacaksınız? Kapatın kapılarınızı, kapatın gönüllerinizi, kapatın kulaklarınızı, duymasın çevrenizde ki olup bitenleri!... Buna yaşamak denirse buna komşuluk denirse?.. Deyin gari!..
    O anlattı ben sustum, o dertlendi ben üzüldüm, yufka yüreğim param parça bölünmüştü... Üzerinde yine aynı kalın  elbisesi, başında meşin şapkası vardı.
    Elleri cebinde sağı solu izleyen bir hali vardı “ Herkes evine gidiyor, yürü git evine sobanı yak sıcacık köşende otur” diyecek oldum. Zoraki gülümsedi, “ Neyle, hangi sobayı yakacağım?” dercesine bıyık altından gülüyor, halimi bilmiyormusun diye bana bakıyordu.
    Geç  kalmıştım, akşam vakti geçiyordu. Utancımdan dona kalmıştım. Evime davet edemiyor, buyur hadi gidelim diyemiyordum... Davet etsemde gitmeyeceğini çok iyi biliyordum. Defalarca davet etmiştim, bir yemek bile ikram edememiştim. Sana yemeği ben alayım dediğinde tüylerim diken diken oluvermişti!...
    Kaçarcasına müsade istedim. O her zamanki yerinde birini bekliyormuş gibi tedirgin halde duruyordu. Sesi çok güzelmiş, ağıt havaları  söyler herkesi ağlatırmış... Abi bir ağıt havası söyle ağlamak istiyorum, dedim... Baktı, baktı, hadi git şurdan dercesine kafa salladı... Benim gözüm gönlüm saat kulesinin dibinde kalmıştı...