Bugün sabah yine dünkü streslerin etkisiyle keyifsizce yerimden kalkıp, iştahsız bir kahvaltıyla işe gitmek için yola koyuldum. Binlerce araba, dopdolu yollar, sinirli insanlar, klakson sesleri, bağrışmalar vs. arasında bekleye bekleye kilitli trafik yüzünden bir saatte iş yerime geldim. Aynı stresle gelen insanların birbirine günaydın bile demeye keyifleri yoktu.
Şöyle bir düşündüm. Allah ömür verirse emekli oluncaya kadar bu rutin streslerimiz yaşadığımız bu şehirle birlikte süreğen devam edecek. Şimdi işin birde şu yönünü düşünelim.
Çocuğum.. Babam kazanıyor biz geçiniyoruz. Berrak akan eğriöz çayında balık yakalıyoruz. Yüzüyor, dalıyor, yorulunca kenardaki bahçelerden aşırdığımız mısırları közlüyoruz. Salatalıkları, bostanları, kelekleri yiyoruz. Bağ çubuğu ile balık közlüyor, isli çaydanlıklarla çay yapıp içiyoruz. Yeşillikler arasında binlerce kuş sesiyle saklambaç, futbol vs. oynuyor, akşam kalabalık sofralarda iştahlı yemekler yiyor ve gaz lambasında keyifli sohbetler ediyoruz. Annemiz, babamız bize masallar anlatıyor, heyecan ve dikkatle dinliyoruz. Köpeğimiz mutlu, kedimiz mutlu, ineğimiz, danamız, koyunumuz, keçimiz, tavuğumuz, kazımız mutlu. Bas bas bağıyorlar. Hepsi doğal, gübresiz, bol sulu ve güzel besinlerle besleniyoruz. El yapımı  oyuncaklarla oynuyor, eşit görüntüde elbiseler giyiyorduk. Mutluluk o değil de neydi…
Öyle bir ortamdan böyle bir ortama veya daha beteri bir ortama düşünce insan bunalım geçirmiyorsa ruh yapımız gerçekten çok sağlıklı. Orman yok, sular kirli, balık yok, kurbağa sesleri yok, hayvan nesillerinin çoğu yok olmuş, en samimi arkadaşların ekmek derdiyle uzak diyarlara göç etmiş, sevdiklerin azalmış, sorumluluk çoğalmış, dertler derya olmuş, vs. vs.. Geçmişi özlemez de ne yaparsın…