Başlayınca öyle hızlı geçiyor ki günler.
Rahmet, mağfiret, inayet ve bereket ayında oruçlu geçen zaman dili 16 saat!
Göze çok uzun bir zaman dilimi gibi gelse de, rahmetle donatılan yer yüzü insana her türlü kolaylığı sunuyor.
Eski Ramazanlar diye başlayan iç çekişleri bu Ramazan da duyuyorum.
Aslına bakarsanız Ramazan yine eski Ramazan, ama yaşananlar ve hatıra dolu yıllar var ya…
İnsanlar arasındaki muhabbet kayboldukça eski Ramazanlar demeye devam edeceğimiz aşikar.
Sözü fazla uzatmak istemiyorum.
Malum yarın Cumartesi. Bu özel günde Ramazan’a dair iki yaşanmış kıssayı sizinle paylaşmak istiyorum.
İyi tatiller, iyi Ramazanlar…
* * *
Sultan III. Selim dönemi... Avusturya ordusu Yerköy Kalesi’ni sarmıştı. Bir Ramazan ayı idi. Kaledeki Osmanlı askerlerinin tamamı oruç tutuyordu. En büyük sıkıntıları oruç olmak değildi. Hayvanların otlaklarının düşman işgali altında olması ve ot ihtiyacıydı...Bir süre sonra cesur bir yeniçeri, ot getireceğini söyleyerek kaleden ayrıldı. Avusturyalılara başvurup izin istedi:
- Hayvanları aç bırakmak mertliğe sığmaz. İzin verin biraz ot yolayım!
Avusturyalılar önce izin verdiler. Osmanlı askeri, ot yolup arabalara yüklemeye koyuldu. Ardından düşman askerleri etrafını sardı. Alay etmeye, hakaretler savurmaya başladılar.
Yeniçerinin sabırlı davranışları karşısında iyice zıvanadan çıktılar. Sonra da acımasızca katlettiler. Kesik başını kalenin önüne getirip, bağırıp çağırmaya, tehdit etmeye başladılar:
- Hepinizin kellesini süngülerimize geçireceğiz! Alçak Türkler!
Daha da ileri gidip Peygamber Efendimize ve padişaha dil uzatmaya yeltendiler. İşte o zaman kaledeki Osmanlı askerlerinin sabrı tamamen tükendi. Galeyana gelen yeniçerilerin dilinde aynı tepki vardı:
- Düşmanın hakaretlerini daha fazla dinleyemeyiz, tahammülümüz kalmadı. Düne kadar padişahlarımızın ayaklarına kapananlar şimdi aslan kesiliyorlar.
***
Komutan emrini verdi. Avusturyalılara haddi bildirilmeli, Peygamberimize ve padişahımıza hakaret etmek ne demekmiş gösterilmeliydi:- Herkes hazırlansın! Allah aşkı için savaşımız vardır. Peygamberimize ve padişahımıza dil uzattırmayız!
Allah, din, peygamber ve padişah aşkı ile savaşan Osmanlı askerleri, Avusturyalılara öylesine saldırdılar ki, düşman feleğini şaşırdı, neye uğradığını bilemedi.
Aslında bu denli şiddetli bir tepki ve hücum beklemiyorlardı. Osmanlı’nın en hassas damarına bastıklarının farkında değillerdi. Osmanlılar için din ve kutsal değerler olunca akan sular durur, canlar feda edilirdi...
Şiddetli çarpışmalar sonunda beş binden fazla düşman askeri cezalandırıldı. Geri kalanlar da canlarını zor kurtardılar. Çareyi kaçmakta ve her şeylerini arkada bırakmakta buldular.
Yerköy Kalesi önünde, bir Ramazan ayında zafer Osmanlıların ve İslâm’ın olmuştu. Takvimler, 8 Haziran 1790 tarihini, parlak bir sayfa olarak yapraklarına ekledi...
BİRAZ KARIŞTIRILINCA SOĞUR
II. Mahmud döneminde iki defa şeyhülislamlık makamına gelen Dürrizade Seyyid Abdullah Efendi, İstanbul’un sayılı zenginlerindendi. Üsküdar Doğancılarda inşa ettirdiği, Paşa Kapısı diye anılan saray yavrusu muhteşem konakta yaşamaktaydı.Sultan Mahmud, bir yaz günü Ramazan akşamında, şeyhülislamın konağına adeta bir iftar baskını düzenledi. Yanında bakanları, önde gelen devlet adamları ve hizmetine bakanların oluşturduğu hatırı sayılır bir kalabalık vardı.
Haber vermeksizin gerçekleştirdiği ziyaretle Dürrizade’ye sürpriz yapmak istedi. Tabii, o anda konak halkını tarif edilemez bir panik havası sardı.
Etekleri tutuşarak efendisi şeyhülislam hazretlerine koşan kâhya, ellerini iki yana açarak şöyle sordu:
- Ne yapacağız şimdi?
Ama Dürrizade hiç telaş göstermedi. Ev halkına ayrılan yemekler misafirlere verilecek, kendi yemeği de padişaha takdim edilecekti.
Neticede, bütün olumsuz şartlara rağmen her şeyiyle dört dörtlük bir sofra kuruldu. Sultan Mahmud hizmetkârı çağırtarak tebrik etti.
- Yemekler gerçekten nefis olmuş. Sadece bir şey dışında: O da, şu billur kâse içindeki hoşaf biraz ılık olmuş, dedi.
Kâhya ya da o zamanki ismiyle Kethuda, padişahın bu küçük eleştirisi üzerine, elleri göbeğinde bağlı, başı hafifçe eğik bir vaziyette cevap verdi:
- Biraz karıştırılınca kendiliğinden soğur efendimiz.
Padişah, işte o zaman işin farkına vardı. Ve dile getirdiği tek kusurun da geçersiz olduğunu gördü. Çünkü billur zannettiği hoşaf kabı, içi oyularak kâse süsü verilmiş bir buz kalıbıydı.
YOZGAT RÜZGARI
Anızlar Yozgat’ı yakar!
Hey....Anızlar Yozgat’ı yakar!
Milletin Efendisi, Köylü Ahalisi…
Buradan sesim ne kadar duyulur bilmiyorum ama bu anız yakma işinin suyu çıktı haberiniz olsun.
Ben de köylüyüm,
Dedem köyde,
Amcam, dayım, teyzem köyde…
Sözüm onlara da!
Anız yakma merakı nereden geliyor bilmiyorum ama bu kafayla gidersek önce köyü, sonra ilçeyi, ardından da Yozgat’ı yakacağız haberimiz ola.
Tarladaki anızları yakarak toprağın genetiğini bozuyorsunuz dedik olmadı,
Ürün kalitesi düşer dedik duymadınız,
“Az kaldı Yozgat’ı yakacaksınız” diyerek bir kez daha uyarmak istiyorum.
Bu ne anız yakma merakıdır anlayamadım.
Yazıktır, günahtır, ürünün bereketi kaçar.
Siz bilerek ya da bilmeyerek yaktığınız anızla birlikte topraktaki canlıları da yakıyorsunuz.
Yakmakla kalmayıp günaha giriyorsunuz.
Birçok canlı, insanların anız yakma merakı yüzünden kül olup gidiyor.
Tüm önlemlere ve cezalara rağmen anız yangınları bu yıl sanki daha fazla.
Yol güzergahlarında Allah muhafaza sanki orman yanıyormuş gibi alevler yükseliyor.
Sis dumanı altında kalıyor etraftaki köyler.
Bu kafayla nereye kadar bilmiyorum ama gittiği yerde yanan yine köylünün, alın teri dökenin emekleri yanacak biline.