Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
    Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş..
    İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş; Demiş ki:
    Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!
    Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaktığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş; Şöyle demiş:
    Ve bu ateş yakıcı bir şey!
    Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.
    Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş...
    Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş;
    Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!...
ATEŞ İLE SU
    Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına.
    Hırçın hırçın kayalara vuruşuna, yüreğindeki duruluğa
    Demiş ki suya:
    Gel sevdalım ol,
    Hayatıma anlam veren mucizem ol...
    Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
    al demiş;
    Yüreğim sana armağan...
    Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına...
    Zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış.
    Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
    Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su...
    Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
    Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu
    Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
    Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın.
    Ve o an anlamış;
    Aşkın bazen gitmek olduğunu.
    Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
    Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.
    İşte o zamandan beridir ki:
    Ateş sudan, su ateşden kaçar olmuş..
    Ateşin yüreğini sadece su,
    Suyun yüreğini
    Sadece ateş alır olmuş...
DOST DEDİĞİN
    Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
    “Nereden çıktın bu vakitte” dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
    “Gözünün dilini” bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...
    Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
    Kucaklamalı seni güvenli kolları,
    ...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
    En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
    Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
    Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
    Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, “hak ettim” diyebilmelisin.
    Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
    Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş...
    Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
    Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...                                            Can Dündar