Yıl 1987 Ankara hukuk fakültesi, Aydın hayatının en önemli diliminde hayata tutunma çabası ile babasının kâtiplikten arttırdığı harçlıklarla okumaya çalışan ve hani derler ya (büyük adam) olma hayali ile umutlarını kitaplarının arasından toplayarak hukuk fakültesinde üçüncü sınıfa kadar başarı ile okudu.
Niğdeli bu delikanlının Tek amacı vatana Millete ailesine yakışır bir meslek sahibi olmaktı, ancak o yıl Aydın tek dersten kaldı ve babasına bu durumu açıklayacak bir yol bulamıyordu kafasında, acaba bitmiş miydi hayali? Acaba bir meslek sahibi olup ailesini sevince boğma ümidi hüsranla yer mi değiştirmişti? Aydın bütün bu karamsar kargaşaların içinde bir türlü sağlıklı karar veremiyordu.
Yok! Bu böyle olmayacaktı, babasına bu durumu açıklayıp onu üzemezdi “En iyisi İstanbul’a kaçayım ve kimseye bir şey söylemek zorunda kalmayım dedi” ve Ankara’dan hüzünlü bir ayrılış yaptı.
İstanbul’a gitti ümitlerin şehrine, yeni bir hayat kurup yeniden tutunmaya karar verdi, ailesini aramıyor, babası ile konuşmaya cesaret edemiyordu. Cebinde sadece yirmi lirası vardı, yalnızca simit yese birkaç günlüğüne yetmeyecek bir paraydı bu, öyle de oldu.
Aydın saatlerce aç kaldı, hiç kimseden para isteyemiyor, bir dilenci ahvalini kendine yakıştıramıyordu, saatler günlere dönünce Aydın’ın açlığından hiçbir şey eksilmiyor daha fazla acıkıyor ve bu açlık ellerinin titremesine başının dönmesine sebep olmaya başlıyordu.
Artık ok yaydan çıkıyordu, Aydın bir şekilde karnını doyurmalıydı, İstanbul’un arka sokaklarına geçerek aklına o hiç de yakışık almayan, ailesinin hatta kendi içinde ki Aydın’ın da kabul etmeyeceği kararı hükme bağlayıp yaşama ortak olmak istiyordu.
Yaşlı bir kadının çantasını alıp kaçacaktı Aydın, bugün ki ( kapkaç) dediğimiz suçu işleyecekti, gözüne kestirdiği av yaklaşırken Aydın hayatında ki (T) ayrımının da olduğunu bilmiyordu. Sokağın sakın olup olmadığını gözlemlerken çöpleri karıştıran yaşlı ve sakallı bir adam gözüne ilişti, Aydın hatasını anlarcasına “ hırsızlık yapacak ve milletin hakkını gasp edecek yerine şerefinle çöpten ekmek ye” dedi ve o karanlık fikrinden vaz geçip adına yakışır bir hamle yaptı.
Aydın, hızla fikrinden vaz geçerek bir o kadar da hızlıca yaşlı adama doğru yaklaşmaya başladı, yaşlı adam, çöpten ne bulursa ya elinde ki poşete koyuyor ya da yiyordu, Aydın yaşlı adama hiçbir şey demeden kendisine ayrılmış rızkı yemek için çöpü karıştırmaya başladı, bir kabın içinde şehriye çorbası vardı.
Üstü yağ kaplamış, içinde şehriyeden farklı bir şeylerinde olduğu çorbayı içerken “Ömrünce içtiği en güzel çorbanın bu olduğunu düşünüyordu” karnını doyurduktan sonra az önce kıyısından döndüğü suçu hatırladı ve “ Allah’ım sana şükürler olsun bana bu yüz kızartıcı suçu işletmedin ve bana hayatta kalmam için nasip gönderdin” dedi.
Aydın çorbasını bitirince ihtiyar orada yoktu, nereye kaybolmuştu? “Az önce buradaydı, sokak uzun, eğer gitseydi mutlaka görürdüm” deyiverdi kendi kendine.
Ve Aydın elleri cebinde bir sonraki yemek için yine caddelere, yollara koyuldu, bir lokantanın camında “Komi aranıyor” diye yazıyordu Aydın dükkâna girip “efendim camda komi aranıyor yazıyor ben çalışabilir miyim?” Dedi, dükkân sahibi “daha önce yaptın mı bu işi” diye setçe sordu Aydın’a, Aydın “hayır efendim yapmadım, ama bu işe çok ihtiyacım var yaparım” dedi. Dükkân sahibi az önce hayatının (T) çizgisinde insanlığa, ümide, inancına, sahip çıkarak büyük bir günah ve yanlıştan cayan bu delikanlının neler yaşadığını elbette bilmiyordu, bilemezdi de.
Aydın bir müddet tabak yıkadıktan sonra garsonluğa terfi etti ve sekiz ay boyunca o lokanta da çalıştı, bir gün bir başka dükkâna yemek götürmesi icap etti, nasip bu ya, TRT’nin renkli yayınlara birkaç yıldır başladığı herkesin takip ettiği haberlerden Aydın’ın hayatını değiştirecek haber spikerin dudaklarından müjde! Der gibi geliyordu Aydın’ın kulağına.
“Tek dersen af gelmiş ve Aydın’a yeniden Hukuk Fakültesi yolu açılmıştı” Aydın o telaş ve heyecanla bir sağa bir sola koşmaya başladı bir yandan ağlıyor, bir yandan ailesine kavuşacak olmanın sevinci ile bağırıyordu, “yaşasın! Allah’ım geliyorum Ankara!” diye İstanbul sokaklarında kendinden geçiyordu.
1988 yılında aydın baba ocağına geldiğinde babasının “oğlum, canım, neredesin seni öldü sandık” diyen titreyen sesi Aydın’ın içini parçalamıştı bile “hıçkıra hıçkıra, baba beni affet sana sınıf geçemediğimi diyemedim İstanbul’a gittim” dediğinde babası “oğlum sen bizim için her şeyden mühimsin, bizi meraktan öldürdün, kazanamadıysan kazanamadın ne var bunda” dedi.
Aydın bu kez başaracak ve kendisine bu kadar kıymet veren ailesinin yüzünü güldürecekti tek düşüncesi buydu artık.
O yazın açılan imtihanı kazanan Aydın yeniden Ankara Hukuk Fakültesine döndü, daha bir azim ile çalışmaya okumaya başladı, okulu bitirdikten sonra memleketine döndü ve ailesin o kayıp, o çok sevdikleri Aydın artık savcı olma yolunda son virajları alıyordu, Aydın kararlılıkla yoluna devam etti ve Vatana hayırlı bir savcı oldu hayatının (T) çizgisinde eğer yanlış tarafa gitseydi bel kide bu günün korkutan, can alan, can yakan, bir suçlusu olacaktı.
Yıllar sonra Aydın bu olayı anlatırken o yaşlı adamın Hızır a.s olduğunu düşünse de, her insanın içinde aslında bir Hızır olduğunu da öğretmiş oldu bize.
İşte Aydın tam da o ayrımda tüm yanlış yolda olanların karar verirken yaptığı hatayı yapmadı ve bize “İnsan isterse her şey olur” sözünü bir kez daha doğruladı, adalet dağıtan, insanları suçtan uzaklaştırmaya çalışan ve suçluyu adalet çizgisinde karar merciine teslim eden makamdaydı artık Aydın.
Aydın, bugün hala devletine milletine nasıl faydalı olacağını düşünerek, hiçbir makamdan, mevkiden, çekinmeden Hz. Ömer anlayışı ile Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmaktadır.
Kendisinden gözlerim dolu dolu dinlediğim bu hayat hikâyesini sizlerle paylaşmak istedim.