Sene 1999 aylardan Ağustos ve saat gece yarısı 03.03'ü gösteriyor.Merkez üssü Marmara olan 7.5 şiddetindeki deprem tüm Türkiye'yi salladı. Marmara'dan binlerce kilometre uzaktaki Doğu Anadolu bile sokaklarda, telefon hatları kilitlendi, elektirikler kesildi, insanlar çığlık çığlığa yaşadığını anlamaya, yakınlarını korumaya çalışıyor.
Kısaca gecenin bir yarısı uyku saatinde deprem yaşamış bir ülke nasıl olursa işte öyle bir görüntü yaşananlar. Gecenin karanlığında duyulan sadece çığlıklar, korku ve üzüntü çığlıkları her ikisi birbirine karışıyor. Ve sabahın ilk ışıkları ile vahşet tablosu daha çok çığlık attırıyor insanlara. Yerlebir olmuş evler, dükkanlar, enkaz altında kalmış çocuklar, canlar, yürekler, enkaz başında bekleyen yaralı her tarafı kan içindeki insanlar....
Ne tabloydu, üstünden uzun yıllar da geçse zihnimizden silinmeyecek kadar korkunç bir tabloydu hemde.
Aslında 1999 yılı benim içinde deprem yılıydı... Annemi 09 Mart 1999'da kaybetmenin içimdeki gönlümdeki depremini daha atlatamamışken, kendimi karanlıklarla dolu bir dünyaya hapsetmişken, gecenin karanlığında yakalandığım 17 Ağustos depremini belki de bu yüzden hiç unutmadım.
Günlerce, haftalarca, hatta aylarca enkaz çalışmaları, kurtarma çalışmalarının devam ettiği görüntüleri an be an yaşadım, orada yüreğini enkaza gömenlerin acısını taa içinde hissettim. Yaralar sarılmadı mı? Sarıldı, insanlar yine normal hayatına döndü ama bugün hala bilim adamları Marmara'nın deprem sinyalleri verdiğini açıklıyor. Üzücü.. 'Marmara yine sinyal veriyor...' başlığı ile dikkatimi çeken haberi okudukça daha da dehşete kapıldım.
Allah korusun bir daha bu tür bir felaketi yaşatmasın rabbim ülkeme, zaten böyle bir durumda toparlanmak çok daha uzun sürer diye düşünüyorum. Çünkü 1999 depreminin acısı hala zihinlerde o kadar taze ki bir ikincisini daha kaldıramaz yurdum insanı....
Duygusaldır ülkemin insanı, duygu yüklüdür hatta öyle ki kendinden çok başkasına üzülür ve onun için öyle cansiperhane olur ki kendi derdini unutur... Bu yüzden gönül depremini yaşar içinde için için... Ve bu yüzden Allah hepimizi, tüm ülke insanımızı korusun, hem gönül depreminden hem doğal afetlerden...
Ve ben bu köşeyi yazdığım saatlerde internet sitelerinde 11 yıl önce yaşanan deprem dramlarıda düşüyordu tek tek sitelere,şöyle bir göz gezdirdim, içim acıdı yüreğim sızladı, bir kaçını da sizle payşamak istedim, ama bana göre. En çarpıcı hikaye dört çocuğunu ve iki bacağını depremde kaybetmiş Sultan Kiraz'ın hikayesiydi...
Hala acılarını içinde yaşadığını ve gün geçtikçe daha da derinleştiğini belirten Kiraz sözlerine şu şekilde devam etmiş; “O gün oğlumla saat 02.00'ye kadar ayaktaydım, daha sonra yattım. Bel fıtığı ameliyatı olduğum için salonda oğlumla yatıyordum. 2 kızım, diğer oğlum ve eşim odalarında yatıyordu. Sarsıntıyla uyandım. Ayağa kalktım, oda tamamen aydınlıktı. Oğlum ne olduğunu sordu.'Deprem oluyor' dememe fırsat kalmadan bina üzerimize yıkıldı.
Sarsıntı beni duvarlara çarptı. Çok sallandık, o an çok acım vardı. Çünkü ayaklarım kolonların altında kalmıştı. Acım çok olduğu için Allah'a beni öldürmesi için yalvarıyordum. Acım büyük olmasına rağmen çocuklarıma, eşime bağırıyordum.
Ancak hiç kimseden ses gelmiyordu, sesimi duyan olmadı.4 gün göçük altında kaldım. Saatler geçmiyordu. 'Neden gündüz olmuyor, neden hep hava karanlık' diye kendi kendime söyleniyordum. Zaman zaman uyandığımda ellerimle bir şeyler arıyor, bulduğum parçalarla sesimin duyulması için yerlere vurmaya çalışıyor, bağırıyordum. Ancak sesimi duyan yoktu. ÇOCUKLARIMI ÖZLEDİM” İşte bugün çocuklarının üzüntüsüyle günbe gün eriyen bir annenin hikayesi beni çok etkiledi... Yorum yapacak kelime dahi bulamadım, bu yüzden aynen aktardım size röportajın bir kısmını... Sözün bittiği yerde başlarmış hüzün derler ya benimkisi de o hesap sözüm bitti, yüreğimde sızısı var hala o günlerin...