Şehrin Gürültüsünden Maneviyatın Sessizliğine Bir Kaçış
Kayseri’nin modern yüzünü yansıtan Talas Caddesi’nden ayrılıp o dar yola saptığınızda, zaman algısı yavaş yavaş değişmeye başlar. Günün o telaşlı ışıkları çekildiğinde, pek çok insanın karanlıkta adım atmaktan imtina ettiği Seyyid Burhaneddin Mezarlığı, ziyaretçilerini ürpertici bir sessizlikle değil, adeta şiirsel ve manevi bir ferahlıkla karşılar. Şehrin ortasında duran bu tarihi mekan, betonlaşan dünyamıza inat, ruhun nefes aldığı nadir kültür duraklarından biri olarak varlığını sürdürüyor.

Ölüm Korkusunu Unutturan Kadim Bir Dinginlik
İnsan psikolojisi doğası gereği karanlıkta ve mezarlık gibi mekanlarda kaygıya kapılmaya meyillidir. Ancak Kayseri’nin kalbindeki bu tarihi türbe, yüzyıllardır süregelen bu ezberi bozan eşsiz bir auraya sahip. İri taşlarla örülü o tarihi kapıdan içeri adım attığınızda, etrafınızı saran asırlık mezar taşları size ölümün soğuk yüzünü değil, hayatın geçiciliğindeki estetiği fısıldar. İlk andaki o insani ürperme, yerini hızla tasavvufi bir kabullenişe ve derin bir huzura bırakır.
"Ben Geldim" Dedirten Asırlık Yalnızlık
Gece saatlerinde türbeyi ziyaret eden bir gezgin, içgüdüsel olarak etrafındaki görünmez bir ev sahibine "Ben geldim" deme ihtiyacı hisseder. Üzerindeki Osmanlıca kitabeleri zamanın rüzgarıyla silinmeye yüz tutmuş eski mezar taşlarının arasından süzülen hafif meltem, bir korku filmi sahnesini değil, mistik bir uyanışı andırır. Ağaçlardan dökülen yaprak sesleri arasında ilerledikçe, dünyevi dertlerin giderek küçüldüğünü hissedersiniz. O an akıllara, insanlığın varoluş serüvenini özetleyen o muazzam nebevi söz düşer:
“Dünya hayatı bir günse, ben o günün ikindi vakti dünyaya geldim.”
Bu edebi ve ruhsal farkındalık, insanın içindeki vicdanı uyandırır. "Keşke," dersiniz, "herkes bu hissi azıcık da olsa yaşayabilse; belki o zaman dünyadaki savaşlar diner, hırslar tükenir ve daha estetik, daha vicdanlı bir yaşam inşa edilebilirdi."

Mevlânâ'nın Mürşidi: Tirmizli Bir Gönül Mimarı
Bu edebi ve huzurlu iklimin merkezinde, 13'üncü yüzyılın o kaotik Moğol istilasından kaçarak Anadolu'yu mayalayan isimlerden biri olan Seyyid Burhaneddin hazretleri yatmaktadır. Asıl ismi Hüseyin olan ve ilahi aşkın peşinde bir ömür süren bu büyük mütefekkir, zahiri ve batıni ilimlerin yanı sıra matematik ve astronomi alanında da çağının ötesinde bir alimdi.
Anadolu irfanının en büyük temsilcisi Hz. Mevlânâ’nın babasından eğitim alan, ardından genç Mevlânâ’ya Konya'da mürşidlik ederek onu Şam ve Halep'e eğitime gönderen bu dev çınar, ömrünün son demlerini Kayseri'ye vakfetmişti. O, sadece bir inanç önderi değil, aynı zamanda Anadolu'nun kültür tarihini şekillendiren en önemli entelektüel figürlerden biriydi.
Taş Kapıdan Dökülen Şiirsel Bir Veda
Türbenin çevresini saran o toprak ve yağmur kokusu, ölümün bitişini değil, ebedi bir başlangıcın rayihasını taşır. Zamanın adeta asılı kaldığı bu mistik gecede, duaların ardından edep gereği geri geri çıkılan o taş kapı, ziyaretçisine son bir edebi armağan sunar. Uzun yolu bitirip ana kapıya ulaştığınızda, zihninize türbenin girişine nakşedilmiş şu eşsiz dizeler kazınır:
Fard-ı adap ile zahir muhlis ki budur, Merkad-ı muhterem-i Hazreti Burhaneddin… Çeşmi irfanına kühi istersen olmalısın, Cephe say-ı kadem-i Hazreti Burhaneddin.




