BUGÜN Bayram, basın sektöründe 'sansürün' kaldırılışının 111'inci yıldönümü. 2. Meşrutiyet'in ilanının ardından matbaalarda, basım evlerinde, gazete bürolarında görev yapan 'sansür memurları' kapının dışına konulmuş ama 'sansür' zihinlere nakşedilmiştir...
Uzağa gitmeye gerek yok. Yaşadığımız şehirde bile benzer durumlar mevcut. Haberi takip etmek yerine, bize ulaştırıldığı şekliyle gazete sayfalarında paylaşmayı(!) tercih ediyoruz. Kolay olanı 'makbul' ve 'doğru' kabul ediyoruz. Görevimizi, sorumluluğumuzu, mesleğimizin görev ve sorumluluğu olmayanların aktardığı bilgilere, dökumanlara göre dengeliyoruz. Yani kendi kendimize koymuş olduğumuz sınırların dışına çıkmayarak, okuyucuya dolaylı 'sansür' uyguluyoruz...
Mesleğimde, mektepli değilim, alaylıyım. Görev yaptığım tüm gazeteler okul niteliğinde, muhataplarım mesleğin duayenleriydi, sürekli eğitim verir, öğütlerde bulunurlardı, dinlerdik. Bizlere, 'Sen muhabirsin haberi takip edeceksin, dökumanlarını, belgelerini tamamlayıp, göndereceksin' derledi. 'Bu haber bizim gazetede/ajansta yer bulmaz düşüncesinde olmayacaksın' öğdünü verirlerdi. Gelinen noktada, kararı muhabir veriyor. Haberi takip etmiyor...
Diğer bir yanlış ise, gazete ve gazetecilik mesleğinin asli görevinin 'kamuoyu oluşturmak olduğu' yönündedir. Böyle bir sorumluluk, yükümlülük yok. Gazeteci, gazeteler kamuoyunu 'doğru bilgilendirmek' ile görevli ve sorumludur. Eğer, kamuoyunu oluşturma görevini üstlenirse, o zaman siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının yerine kendisini koymuş olur. Günümüzde bu karmaşa sonucunda dengeler birbirine karışmıştır. Herkes birbirinin sorumluluk alanında boy göstermektedir...