Ahmet Çavuş, kuşluk vaktine doğru işlerini bitirmiş, bir sekiye oturup tabakasından çıkardığı tütünü diliyle ıslattığı sigara kâğıdına sardıktan sonra cepkeninden özenle çıkardığı muhtar çakmağıyla yakarak derin bir nefes çekmişti.
Gözlerini köy meydanına çevirdiğinde ise, öylesine dalgındı ki kor haline gelmiş sigaranın yaktığı işaret parmağının acısına bile aldırış etmiyordu. Oğlu Hasan daha küçük bir çocukken, yıllar önce kaybettiği eşini, belki bir gün babasız ve dedesiz büyüyecek olan torunu Satı’yı, belki de bundan sonra hayatı tek başına göğüsleyecek olan gelini Hatice’yi düşünüyordu. Kim bilir… 
Hatice duyduğu ağlama sesiyle elindeki süpürgeyi bir yana atıp, eve doğru deli gibi koşmaya başladı. Bu yedi yaşındaki kızı Satı’dan başkası değildi.
Uykudan yeni uyanmış, pembe yanaklarında henüz iyileşmeye yüz tutmuş suçiçeği nedeniyle meydana gelen kabukları yolmanın verdiği acı neticesinde, annesini de yanında göremeyince başlamıştı ağlamaya. Hangi yürek dayanır ki iç çekişine, küçücük dudaklarını büzüp hıçkırırken minik elleriyle gözyaşlarını silmeye çalışan lüle saçlı o masum bebeğe… Hangi yürek…
Gün ortasına doğru güneş zaman zaman cılız yüzünü gösteriyor, en çok da bulutların arkasına çekilerek gözden kayboluyordu. Kuşlar harman yerinde arta kalan arpa ve buğday danelerini yemekle meşgulken, sincaplar tavan arasına yumurta ve ceviz taşıma telaşındaydı. Bir karınca kendi cüssesinden çok daha büyük ayva çekirdeğini yuvasına doğru sürüklerken, arada erzak taşımakta zorlanan ailenin diğer fertlerine yardım etmekten de geri kalmıyordu. 
Satı’nın karnı doymuş, annesine çocukça bir şeyler anlatıyor, annesi de üzüntüsünü fark ettirmemek için ona katılıyor ve birlikte gülümsüyorlardı. Nihayet Ahmet dedesi çıkagelmişti. Satı hemen dedesinin kucağına atlayarak babasını sordu.
—Dede babam nerde?
—Tarlada yavrum. İstersen birlikte gideriz.
Dedikten sonra gelini Hatice’ye dönüp, ‘’Kızım, Satı’nın eynini başını giydir de babasına götüreyim. Hasan, senin için gelmesin demişti. Ama kıza kim göz kulak olacak, sen de bizi uzaktan takip et birlikte dönersiniz.’’ Hatice başını öne eğip kısık bir sesle, ‘’Peki baba.’’ dedi.
Yüzünde kabuk bağlayan yaraların tatlı kaşıntılarını unutan Satı, saçlarının dağılmasına bile aldırış etmeden başını sağa sola sallayıp, ayaklarını hop indirip, hop kaldırarak kendince türküler söylüyordu. Bir yandan da annesi, babasının yeni aldığı mavi rengin hakim olduğu pembe puanlı fistanını giydirmeye çalışıyordu.
Nihayet babasının sabahın erken saatlerinde gittiği tarlaya doğru yola koyulma vakti gelmişti. Satı, dedesinin elinden sıkıca tutarak,
—Dede, bana bez bebek yap e mi! Bi de gelin gibi süslerim oh!
—Niye kızım! Yeni yaptığım bebeğine ne oldu?
Arkadaşıma verdim de… Babama da at arabası yaparsın, annemi de alıp uzaklara gidip gezeriz. Hani, babam artık öküzler iyice kocadı, at alalım dediydi ya… Hatice, başını sağa sola sallayarak, dedesine bir şeyler anlatan kızını gözden kayboluncaya kadar izledi.
Babasının yanına gittiğinden emin olduktan sonra yüreği bu acıya daha fazla dayanamayıp, dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere çöküp öylece kalakaldı. Elleri semaya doğru açık, ‘’Ne olur Allahım! Sağ salim dönsünler, ocağım sönüp, yavrum yetim kalmasın.’’ diye gözyaşı döküp, yakarıyordu.
Babasını  gören Satı, dedesinin ‘’Aman kızım yavaş, düşersin!’’ demesine aldırmadan dedesinin elini bıraktığı gibi herk edilmiş  tarlada düşe kalka koşmaya başladı. Hasan, kızını görünce karasabana koşulu olduğu halde öküzleri evlek başına bırakıp, hızlı adımlarla kızına doğru yürüdü. Satı, babasına uzunca bir süre sarılıp öptükten sonra, toz toprak içinde kalan elbisesini minik elleriyle silkelerken bir yandan da ‘’Baba, dedem bana bez bebek, sana da at arabası yapıp annemi de alıp bizi gezdirecek.’’ diyordu.
Tarlada solucan toplayan kuşlardan eser kalmamıştı.
Devamı Yarın