AKAJANS Muhabiri Azmi, 'Stat inşaatında çalışan işçiler işi bırakma eylemi yapacaklarmış!' diyerek, lafa giriş yaptı. 'Niye?' sorusunu yönelttiğim. 'Sabahın erken saatinden, akşama kadar güneşin alnında çalışıyorlarmış!' diye devam etti, durakladı. 'Eeee.. Ne olmuş, herkes çalışıyor' dememi beklemeden, 'yevmiyelerini zamanında alamıyorlarmış, öğlen de üzüm ekmek, çökelikle karınlarını doyuruyorlarmış' dedi. Espri olsun diye 'soğansız çökelek mi olur!' diye karşılık verdim... Ama, yaptığım espriye ben bile gülmedim. Sonrasında, makinalarımızı yanımıza alıp, iş bırakma eyleminin yapılacağı Yerköy Futbol Sahası ve Spor Salonu inşaatının bulunduğu Yozgat Yolu güzergahına doğru yola çıktık...
Karaşar Mahallesi'nde ikamet eden Abdalların yaşadığı bölgeyi geçtik. Delice Irmağı'nın kenarındaki pancar tarlasına ulaştık... Tarla kenarında kurulmuş kıl çadırın önünde, tahta sandalyede oturan, hasır şapkalı, kafasının üzerinde siyah şemsiye ile güneşten korunmaya çalışan, pala bıyıklı bir adam oturuyordu... Önündeki masada gazocağı, üzerinde isten kararmış çaydanlık... Adam ayak ayak üzerine atmış, arada bir geriye doğru yaslanıp, içtiği cigaranın en az üç katı uzunluğundaki ağızlığı avuçlarının içerisine alıp, derin bir nefes çekiyor, dumanı ağızından ve burnundan dışarıya bırakıp, duman başının üzerinden göğe ulaşmaya çalışıyordu. Adam diğer eliyle masa üzerindeki bardağı kavrayıp, bir yudum alıyordu...
Biraz daha ilerledik. Bu kez gözümüze tarla içerisinde pancar çapalayan, büyük çoğunluğu kadın ve çocuk olan, arada bir erkeklerin de bulunduğu toplulukla karşılaştık. Yolun kenarında durduk. Bir süre çalışmaları izledik. Çalışanlar, bir orkestra şefinin yönetiminde, müzik aleti kullanır gibi ellerinde tutukları çapa aletlerini aynı ritimle sallıyor. Aynı tempo ile yarım ayak mesafesinde ileriye doğru ilerleyip, tekrar yapıyorlardı...
TABANA KUVVET...
Gördüklerimizi fotoğraflamadan olmazdı... Omuzumuzda asılı olan çantalarımızdan makinalarımızı çıkarttık. Bir-iki kare çekmiştik ki; çalışan kadınların, erkeklerin, çocukların toplu halde üzerimize, üstelik anlamasak da, küfrederek geldiklerini görünce, makinaları bağrımıza basıp, koşmaya başladık. Delice Irmağı üzerindeki köprünün yan tarafından bulunan Doktorun Kavalığı içerisinde, izimizi kaybettirdik. Bir süre soluklandık. Daha sonra kavakların arasından köprüye ulaşıp, eylemcilerin bulunduğu bölgeye geldik...
AZMİ ÇUKURDA...
Çalışan işçilerin bir bölümü bize 'hoş geldiniz' diyerek, karşılık verirken, bazıları 'niye geldiniz!' tepkisi verdi. O esnada, şantiye yöneticilerin kaldığı barakadan birisi çıktı. Tanıdığım. Onun da beni tanıdığını düşündüğüm şahısın yanına doğru ilerlerledim. Azmi diğer işçilerin yanında kaldı. Spor Salonu ve Futbol Sahası inşaatının yüklenici firmasının temsilcisi olan şahısla Spor Bakanı Ali Şevki Erek'in temel atma töreni için geldiğinde tanışmıştık. Barakanın önünde konuşup, sorunun ne olduğunu anlamaya çalışırken, birden işçilerin bulunduğu bölgede gürültü koptu. Döndük, orataya doğru giderken, Jandamada jeep ile yolun kenarında göründü. Koşarak gittik. Azmi çukurun içerisinde. Çalışan işçiler arasında çıkan tartışmaya karışan Azmi'yi işçilerden birisi itip, temel çukurunun içerisine indirmiş. Jandarma ve şahtiye yetkilisinin müdahalesi ile kavga durdu. Azmi, makinasını bağrına basmış, çukurda yüz üstü yatıyor, makinasını koruma çalışıyordu. Jandarmadan aldığım güven duygusu ile Azmi'nin o halini fotoğraflamaya çalışırken, işçilerin 'çekme ulan!' şeklindeki uyarılarını hiç dikkate almadan, devam ettim...
Bizi, Azmi'yi darp eden işçileri, şantiye yetkilisini Jandarma Jeepin arkasına, doldurup, karakola getirdi. İşçiler karakolda indirildi. İki asker ile birlikte Azmi'yi İlçe Tabibine götürdük. Bir iki sıyrık dışında pek bir şey yoktu. Oradan tekrar karakola geçtik. İşçiler, ifadelerini verdikten sonra özür dilediler. Olay orada kapandı. Aynı gün, iki ayrı saldırıdan birisinden kurtulan Azmi, ikincisinden kurtulamadı, kaderine razı oldu...
TEPKİNİN NEDENİ...
Bu olaydan sonra aradan bir iki yıl geçti. Nokta Dergisi'nin temsilciliğini üstlendim. Fotoğraflı, geniş çaplı, araştırmaya dayalı bir haber yapmam istendi. Aklıma yaşadığımız o alaylar zinciri geldi. Tarlada çalışan kadınlar, çocuklar, az da olsa erkekler ile başlarında duran kişiyle röportaj yaptım. O gün, tarım alanlarında çalışanların, aile bireyleriyle birlikte Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden getirilip, sosyal güvenceden yoksun olarak çalıştıklarını öğrendiğimde çok şaşırmıştım...
Tarlada fotoğraflar çekip, işçi ağasının söylemlerini aynen yazmak kaydı ile röpartaja izin verildi. Sonrasında başka bir tarla sahipleriyle de görüştüm. Tarla sahipleri, 'işçi ağası' olarak adlandırılan şahıslara anlaşıyor, onlarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden aileleri getirip, neredeyse karın tokluğuna çalıştırıyordu. Bu aileler, tarla kenarında kurulan eğreti çadırlarda barınıyorlardı. O gün tepki vermelerinin nedeni, bunların yazılmasından endişe duyulması olduğunu da öğrendim. Spor tesisinde çalışan işçilerin de durumu aynıymış. Ekmeklerini kaybetme endişesiyle, fotoğraflarının çekilmesine, haber yapılmasına engel olmuşlardı...