Kutsal yolculukta ilk durağımız Medine Şehri oluyor. Maceralı bir uçak yolculuğundan sonra Medine havaalanına iniyoruz. Çıkışta uzun bir bekleyiş yaşıyoruz, bir bizim moralimizi bozuyor. Dilini anlamadığımız Arap görevlileri saatlerce bizi bekletince canımız sıkılıyor. Sonra kalacağımız otelde soluğumuzu topluyoruz. Sıcak had safhada, binem elimde yelpaze...
Otele yerleşmek, odalarımızı bulmak da bizim için maceralı geçiyor. “Hacı Sabır” sözcüğü de farz etmiyor. Valizimi otel odasına atar atmaz “Mescid-i Nebevi’yi” soruyorum otelin karşısında bir mekan, vaktn farzına yetişiyoruz, Mescid-i Nebevi tıklım tıklım. İlk heyecanı yaşıyoruz.
Sevinçten heyecandan, ağlamaktan nasıl namaz kıldığımı anlayamıyorum. Dualarıma dostlarımın selamlarını da ekleyip el açıyorum ve Mescid-i Nebevi’de ilk duamı yapıyorum ve dolayısıyla ağlıyorum. Peygamber şehrindeyim, peygamber mescidinde manevi havayı soluyorum. Bundan daha güzel bir ortam düşünülebilir mi? Bir camide bu denli kalabalığa elbette ilk kez tanık oluyoruz. Binler değil yüzbinler çıkıyor Mescid-i Nebevi’den. Avludaki kalabalık beni duygulandırıyor. Müthiş bir manzara, harika bir görünüm, manevi doyumun oruk noktasındayız.
Medine’de kaldığımız sürece vakit namazlarını Mescid-i Nebevi’de - Peygamber Mescidi’nde kılmaya özen gösteriyoruz. Burada 40 vakit tamamlayacağımızı söylüyr görevli hocalarımız. Kadın - erkek hacı farketmiyor hepimiz akın akın Mescid-i Nebevi’ye koşup orada namazlarımızı kılmaya çalışıyoruz.
Mescid-i Nebevi’de Ravza (Peygamber Efendimizin ilk mescid olarak yaptığı mekan) çok güzel. Mükemmel olarak tanzim edilmiş, burada yeşil halıyla döşenmiş kısımda iki rekat namaz kılmak için insanlar adeta birbirleriyle mücadele ediyorlar. Ravza-Peygamber Mescidi’nde hacıların doyuma ulaştığı yüce makam... Tabii ki, defalarca bu mekana ulaşıp gözyaşlarımızı dualarımıza kattığımız oluyor.
Ravza’nın solu peygamber efendimizin türbesi... Peygamber efendimiz, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer üçü bir arada yan yana yatıyorlar. Onları selamlayarak geçip Bab-ı Selam kapısından ilerliyor, insan seline karışıyorsunuz. Kalbiniz yerinden çıkacakgibi oluyor. Kuşlar gibi hafiif, kuşlar gibi günahsız ve melekler kadar sevinçli huzurdan geçiyor o üç yüce insanı selamlıyorsunuz.
“Esselamü Aleyke ya Rasülullah, Yozgat’ın, Yozgatlının, Yozgatlı Müslümanların selamını getirdik!” diyorsunuz. Sonra “Esselamü Aleyke ya Ebu Bekir. Peygamber dostu, Peygamber’in yol arkadaşı sana Yozgatlı Müslümanların selamını getirdik!” diyoruz. Sonra Hz. Ömer’e dönüp “Esselamü Aleyke yaHz. Ömer, adaletin timsali yüce halife, sana Yozgatlı Müslümanların selamını getirdik” diyoruz. Bu selamları söylerken tüm dostlarımın selamı aklıma geliyor, hepsini birlikte arz ediyorum.
Medine’de otelde Yozgat’tan Etem Gerginok, Adem Aksoy, Çelebi Tokat ve ben aynı odada kalıyoruz. Eşlerimizle birlikte güzel bir birliktelik oluşturmuşuz. Aynı otelde birkaç kafile kalıyor. Çok anormal bir sorunla karşılaşmıyoruz. Sadece sıcaktan rahatsız olup onu da klimalarla gidermeye çalışıyoruz.
Mescid-i Nebevi’ye zemzem bidonları konmuş, kana kana zemzemden içip susuzluğumuzu gideriyouz. Mescid bazen anormal bir kalabalığa ulaşıyor, avluda namaz kıldığımız oluyor. Fark etmiyor, avluda tıklım tıklım dolup taşıyor. Her renkten, her dilden insan var. Kiminin dilinden anlıyor, kimiyle işaretle anlaşmaya çalışıyoruz. Mescid-i Nebevi dolup taşıyor ve manevi doyum doruklara ulaşıyor.
Bab-ı Selam kapısından geçip Peygamber Efendimizi, Hz. Ebu Bekir’i, Hz. Ömer’i selamlamak bizim için artık görev sayılıyor. Onları selamlamadan geçmek bir eksiklik sayılıyor. Hemşehrimiz Etem Gerginok’la mescidin her bölümünü gezip, Ravza’ya en yakın mekanları teşfetmeye çalışıyoruz. Cennetül Baki Mezarlığı’na çıkıp burada 10 bin Ashabın yattığını öğrenince ağıtlar boğazıma bir düğüm gibi yerleşiyor.