Gençliği uzmanlar birkaç evreye ayırarak incelemektedirler:
    Hızlı büyümenin olduğu 12-15 yaşlar arası ergenlik ya da ilk gençlik ki; bu dönemde olumsuz davranış ve tepkiler yoğundur.
    15-17 yaşları arası çekingenliğin ve kendine güvensizliğin belirgin olduğu delikanlılık evresidir.
    17-21 yaşlar arası kendine güven ve gösterişin ağır bastığı delikanlılık evresi, 21 yaş ile 25 yaş arası da uzamış gençlik çağı olarak değerlendirilir.
    Genç, kendini kanıtlama çabası içindedir. Bu yolla bağımsızlığına kavuşacak kendi kimliğini bulacaktır. Ancak yeterli deneyim ve bilgisi yoktur. Denemekten kaçınmaz, bir bakıma deneyimsizliği yaşar ama yalpalayarak da olsa yolunu bulmaya çalışır. Yoldan çıksa bile uyarılara kulak asmaz. Bu özelliklerin tümü, gencin yetişkinlerle anlaşmasını, geçinmesini güçleştiren başlıca nedenlerdir.
    Gençlik döneminde duygular yoğundur ve sürekli dalgalanma gösterirler. Genç sevinçle üzüntü, sevgi ile nefret arasında gidip gelir. Ruhsal tepkilerinde aşırılık, davranışlarındaki çelişki bu döneme özgü bir bocalamanın belirtisidir.
    Genç bir yandan içinden gelen dürtülerini dizginlemeye çabalarken öte yandan çevresi ile çatışmaya girebilir. İç dünyası ile dış dünya arasında dengeler kurmaya çalışır. Genç kendine özgü yaşamak istemekte, bağımsızlığını kazanmaya çabalamaktadır. Gencin aradığı yeni bir kimliktir. Ben neyim? Kimim? Nasıl bir insan olmalıyım sorularına yanıt arar. Bir kişi ve bir birey olarak ana babasından değişik özellikleri olduğunun bilincine varır. Kendisine ve çevresine eleştirici bir gözle bakar. O güne dek yanılmaz ve kusursuz tanıdığı ana babasını yeni bir değerlendirmeden geçirir. Onlarda hiç görmediği eksikler, beğenmediği yanlar bulur.
    Öğütleri saçma, koydukları kuralları sıkı, yasakları anlamsızdır. Ne eğlenmesini bilirler, ne de giyinmesini, kısacası yaşamasını bilmezler.
    Kuşak çatışması genel anlamda üzülecek değil sevinilecek bir olgudur. Gençlerin atılganlıkları, coşkuları, hatta hayalcilikleri gelişmelerin, yeniliklerin kaynağıdır. Gençler toplumsal yaşamda, sanatta ve yarında yeniliğin, değişikliğin ardında koşmasalardı ilerleme olmazdı. Bu nedenle gençlerin yetişkinlerle karşıtlığını ortadan kaldırmak yararlı bir sonuç sağlamaz. Önemli olan bu çatışmayı toplumun faydasına kullanabilmektir.
    Gençlerle yetişkinler, aralarında yaşadıkları kuşak çatışmasını kontrol edemediklerinde veya çok büyük sorunlar yaşadıklarında bir uzmana başvurmaları önerilir.
    Bütün bu sözler, gençleri tanımayan onlar ile ilgili bir işi, ilişkisi olmayana anlatıldığında anlamlı olabilirdi. Ancak Siyasal Bilgiler Fakültesi' nde yaşanan ve 80' li yıllarda üniversitelerde okuyan bizleri ve bizden bir önceki kuşağı oldukça tedirgin etti. Zira o yıllarda da başlayan olaylar masumane, çevrede yaşananlar ise “Kuzuların Sessizliği” kıvamında idi, sonra yaşananları ise hepimizi derinden etkiledi.
    Her ne ise Kuzu demişken SBF' deki bir platformda ortamın gerildiğini anlayan ve medya önünde “Sayın Burhan Kuzu' ya haber verin gelmesin, ortam çok elektrikli…” diye uyaran ve üniversiteden siyasete adım atmış olan Sayın Süheyl Batum' un sözlerine rağmen öğrencileri çok iyi tanıdığını iddia eden ve sevildiğini de ima eden (!) Sayın Burhan Kuzu salona geldi ve adeta kışkırtır gibi sözleri ard arda saymaya başladı…
    Birkaç gün sonra aynı salona gelen Doğu Ergil hocanın da tribünlere oynar gibi yumurta atan öğrencilere sucuk getirmiş, sucuklu yumurta mesajları vererek işi sulandırmaya başlayınca kamuoyundaki antipatiyi sempatiye çevirmek için konuyu sulandırma çabalarına katılmak isteyen Kuzu' ya bizde “Kuzulu Yumurta” başlığı ile konunun ciddiyetini ve ehemmiyetini hatırlatmak istedik…
    Konu oldukça ciddidir ve dönemi hatırlayan tüm kesimler gibi MHP Lideri Dr. Devlet Bahçeli ve CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu tarafından uyarılar peş peşe gelmeye başlamıştır.
    Kesinlikle katılıyor ve ekliyorum ki “Cehenneme giden yollar iyi niyet taşları ile süslenmiştir.”
    Hemen ardından da aklıma nereden geldi ise Hitit' lerin M.Ö. 2000 yıllarındaki duvar yazısını tekrarlamak istiyorum:       
    “Tanrım,
    Beni yavaşlat.
    Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir...
    Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele...
    Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver.
    Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
    Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol...
    Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,  güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret...
    Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
    Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim...
    Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
    Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır...
    Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
    Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
    Ve hepsinden önemlisi...
    Tanrım,
    Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
    Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
    İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver...”
    Son sözüm ise şudur: gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse neler olmazdı ki?...