Rivayet ederler ki vakti zamanında, Yozgat köylerinden birinde fakir bir karı koca yaşar. Yakup adında gözlerinin kökü, üzerine titredikleri bir de oğulları vardır.
    Beş altı yaşlarına geldiğinde Yakup'u “Hoca Mektebi”ne gönderirler.  Hoca efendi çocuklara hem duaları, sureleri belletir, hem de güzel öğütler verir.  -Çocuklar, sakın ha gördüğünüz düşü “hayrola” demezlerse kimseye anlatmayın, der. 
    Günlerden bir gün Yakup güzel bir düş görür, anasına: -Ben bir düş gördüm, der. -Deyiver bakalım nasıl bir düş gördün, diye sorar anası. Sorar sormasına da ağzından bir “hayrola” çıkmaz Bu defa babası alır Yakup'u karşısına: -Anlat bakalım gördüğün düşü benim güzel oğlum der. “Hayrola” demedikleri için Yakup düşünü anlatmaz. Anasına da babasına da kahreder, küser ve evden ayrılıp yollara düşer. Saatlerce yürür, akşam olup ortalık kararmak üzereyken yolu bir çayırlığa uğrar. “Şurada biraz dinleneyim”, diye çayırın kıyısına uzanır ve uyuya kalır. 
    Sabah olup gün ışıdığında Yakup hala uyumaktadır. Çift sürmeye gelen yakın köylülerden biri çayırlığın kıyısında uyuyan Yakup'u görür, o anda kanı kaynar çocuğa. Güneşin altında öylece yatmasına dayanamaz, üzerine bir gölgelik yapıp çiftini sürmeye devam eder.  Akşam olup işi bittiğinde Yakup'u alır evine getirir: “Bak hanım der, hiç oğlumuz yok diye üzülüyordun, al sana güzel bir oğlan.” Kadın da çok sever Yakup'u. Bağrına basar. O günden sonra Yakup o evin oğlu olur. Karıkocanın Yakup'un yaşlarında, Kınalı isimli güzel bir kızları vardır.
    Yakup ve Kınalı birlikte büyürler. Beraber oynar, tarlaya bahçeye beraber giderler. 
    Aradan yıllar geçer, Yakup'la Kınalı yetişip parmakla gösterilir birer genç olurlar. Hele Kınalı, öyle güzel bir kız olur ki yedi köye nam salar. Köyün tüm delikanlılarının Kınalı'da gözü vardır. 
    Fakat, Kınalı'nın gözü gönlü Yakup'tadır. Yakup da Kınalı'ya sevdalıdır. Karı-koca olanı biteni görüyor, gözlerler. Allah'ın doğrusu, onlar da içten içe sevinirler Kınalı ile Yakup'un birbirlerine sevdalanmalarına.
    Sonunda ikisini evlendirmeye karar verirler. Gelin görün ki; köyün delikanlıları Yakup'u çekememektedir. “Nasıl olur da elin yabancısı, köyün en güzel kızını elimizden alır?” diye sağda solda laf ederler.  Kınalı'yı Yakup'a kaptırmamak için ağız birliği ederler.
    Bir gün Kınalı'nın babasının öküzünü keser, suçu Yakup'un üstüne atarlar. Birkaç gün sonra tavuklarını öldürür; “Yakup tavukları keserken gördük.” diye iftira atarlar.
    Velhasıl ortalığa bir fesat yayarlar.
    Yakup'un Kınalı'nın ana babasıyla arası gittikçe açılır, en sonunda dayanamaz ve köyü terk eder, kendi köyüne gelir. Evlerinin olduğu yere gelir ki ne görsün, evlerinin yerinde yeller esiyor. Her taraf yıkılmış, viran olmuş. Anasını babasını sorar; “Oohoo… Onlar çoktan öldüler. Tek oğulları terki diyar edince acısına dayanamadı, ikisi de peş peşe göçtüler bu dünyadan.” der komşuları.
    Yakup, içi kan ağlayarak köyünden ayrılır. Yıllarca il memleket gezer, sonunda hasretine dayanamaz, Kınalı'nın köyüne gitmeye karar verir.  Köye yaklaşık bir saatlik mesafede “Ağpınar” diye bir çeşme vardır. Gelir, Ağpınar'ın başına oturur. Oraya uzanır, Kınalı'yı düşünürken uykusu gelir ve uyuya kalır.
    Aradan epey saman geçer, gözlerini açar ki yanında ihtiyar bir çerçi oturuyor. Çerçiyle tanışırlar, hal hatır sorarlar. 
    Yakup'un kulağına bir ara uzaktan bir davul zurna sesi gelir, ihtiyar çerçiye; “acep ne ola ki?” diye sorar. Çerçi; "Haberin yok mu Kınalı'nın düğünü oluyor" der.
    Yakup bunu duyar duymaz beyninden vurulmuşa döner. Başından geçenleri bir bir anlatır. Çerçi, Yakup'un durumuna çok üzülür. “Sen burada bekle, ben gidip kınalıdan sana haber getiririm der. Çertini eline alır, köye gelir. Hiçbir yere uğramadan doğru düğün evine varır. Düğün evinde kızlar oynamakta, gençler de küçük bir pencereden onları seyretmektedir. Çerçi de gençlerin arasına katılır. “Delikanlılar çekilin de şu oynayan kızlara bir de ben bakayım ha” der. Gençler gülerler; “Yahu emmi, senin yaşın yetmiş işin bitmiş. Baksan ne olacak, bakmasan ne olacak dedilerse de çerçi “suret kocar amma gönül kocamaz yiğitler, pecenin önünden çekilin de iki de ben bakayım diye gençleri razı eder. Yer verirler, çerçi pencereden bakar ve kızların içinde bir yandan ağlayan bir yandan oynayan Kınalı gelini görür. Elini kulağına atar ve ve şu türküyü söyler: Melul mahsun pencereden bakarsın
    Ak ellere al gınalar yakarsın.
    Eski nala taze mıhı çakarsın      Yarin sana selam saldı gınalı 
    Bitti m'ola bizim elin gülleri 
    Attı m'ola siyecinin dalları 
    Şu Sefil Yakup'un
    şirin dilleri     
    Yarin sana selam saldı gınalı      Bir dalda biter de
    kırk batman elma 
    Birinden gayrıya elini vurma      Uzak- yakın diye
    eylenip durma     
    Yarin sana selam saldı gınalı      Aşina da Aşık Çerçi'm aşina
    Yeni değmiş on dört,
    on beş yaşına
    Uzak değil Ağpınar'ın başına     Yarin sana selam saldı gınalı 
    Türküyü duyar duymaz kınalının içini bir sevinç kaplar.
    Bunun Yakup'tan bir haber olduğunu anlar ve hemen anasına koşar: “Kulun kurbanın olayım ana, gidiyorum gitmesine de son olarak Ağpınar'dan bir su getireyim” der.
    Anası: “Aman kızım, baban duymasın. Birkaç arkadaşını al, fazla oyalanmadan git, gel” der.
    Kınalı testileri alır, iki arkadaşıyla birlikte Ağpınar”ın yolunu tutar.         Çeşmenin başına varır ki Yakup uyumakta.
    Testiyi testiye vurur, Yakup, sıçrar kalkar ki ne görsün: Kınalı başucunda duruyor. Sarım gürüm olurlar.
    Tam o arada nerde var nerde yok çerçi ortaya çıkar. Çerçi, aslında Hızır Aleyhisselamdır. Yakup'la Kınalı'ya:  “Yumun gözünüzü!” der. Yumarlar. “Açın gözünüzü" der. Açarlar ki ne görsünler: Uzak bir diyarda, adı sanı bilinmedik bir yerdeler.
    Onlar ermiş muradına, bize de sadece öyküleri ve türküleri kalmış.
Muhabir: Haber Merkezi