Ne hale geldik bilmiyorum ama garip bir hal almaya başladı halimiz.
    Çok defa konuştuk bu konuyu lakin gidişat öyle karmaşık hale geldi ki, bu işin sonu nereye varır bilemiyorum.
    Ama birilerinin el atması gereken vahim bir durumdayız.
    Memlekette yıllarca işsizlikten dert yandık değil mi?
    İşsizlik diz boyu, işsizlik dağlar kadar, işsizlik kaderimiz dedik durduk.
    Bir dokunana bir ah işittirdik her vakit!
    Ağzımızdan dert aktı oluk oluk.
    Yalan değil, memlekette işsizlik her daim sorun oldu.
    Bu gün işsizlik dünyanın içinden çıkamadığı sorun olmuş ki, Yozgat kim oluyor…
    İşsizin küçük kıyameti kopmuş derdi bir büyüğüm.
    Hakikaten de öyle, hele bir de sorumluluklar eş ve çocuklarla şekilleniyorsa vah haline o adamın!
    İşsizliğin açtığı yaralar yıllarca dağlandı durdu bir yerlerimizi.
    İş bulduğumuz gün de şükredemedik çoğu zaman.
    Hakkımızı alamadığımız zamanlar oldu.
    Yozgatlılığın verdiği suskunluğu burada da sürdürdük, boynumuzu büktük ne verdilerse kabullendik, şükrettik.
    Azına da bereket, çoğuna da diyerek geldi bu günlere babalarımız.
    Kuşak tam da bizim döneme geldiği vakit garip bir şeyler olmaya başladı.
    Azına şükreden, hakkı elinden, ekmeği dibinden kopartılıp alınırken susan biz bir anda garip bir havaya büründük.
    Beğenmedik, burun kıvırmaya başladık işe güce.
    Her işi beğenmez olduk…
    Cebi delik cepten delik gezdik, gömleğin cebinden en afilli sigaraları gösterip,
    En pahalısından 3G’li telefonlarla çektik de hayatı,
    Bir renk veremedik dünyamıza…
    Bir paket sigarayla, fiyakalı cep telefonunun havasını atarken cepteki deliği görmez olduk…
    Gele gele geldik bu günlere.
    Burun kıvırmaya başladığımız vakit bir haller oldu, değişime uğradık.
    Duygularımız mı törpülendi ne anlamadım ki?
    İş beğenmemeye başladık!
    Babalarımız azına şükredip, gözünü kör, dilini lal, kulağını sağır edip, yaşadığının alayına kader derken,
    Biz zıkkım ettik, kör bakar olduk ekmeğe…
    Beğenmedik verilen her işi…   
    İşsiz gezdik, kadere isyan ettik, Allah’tan iş diledik, bulduk, beğenmedik!   
    Beğenmiyoruz arkadaşım yalan mı beğenmiyoruz, artık işi de beğenmiyoruz!
    Ekmek duysa kör bakar, toprak duysa kurur kuvan olur, su duysa akmaz derde bürünür, nefes duysa alacağını ister sarılır gırtlağımıza…
    Bir tekstil fabrikasından çalışmak zul geliyor artık gencimize…
    Ya da bir fabrikanın çalışanı olmak!
    Bu sıra moda güvenlik elemanı, şirket bünyesinde temizlikçi olmak!
    Gençlerimiz kırmızı olsun beş fazla olsun diyor da diyor…
    Olsun en iyi olsun, istemeyenin göze çıksın, kulağı sağır, umuru bağlı olsun!
    Olsun da elde ki bu kardeşim.
    Yozgat’ın iş beğenmeyen yönü bulaşıcı hastalık misali ondan ona bulaşmaya devam ediyor.
    Ne olacak bu halimiz, hangi hekim derman bulacak bilemiyorum.
    Tamam yıllarca babalarımız belki öyle yapmamalıydı ama geçmiş geçmişte kaldı.
    Şükrü güzel ama alın terinin karşılığını da almalı insan.
    En azından onlar şükretmesini bilmiş, haksızlığa da adaletsizliği de…
    Şimdi de olmuyor mu çoğu zaman aynısı?
    Adam deneme payı istiyor, kesiyor hakkından.
    Hatta kimi para dahi vermiyor deneme bahanesine.
    Kimi sigortayı çok görüyor, yalan mı?
    Denememi alın terini bedava kullanmamı, vicdanlı olmak lazım vicdanlı.
    Ama karşındaki vicdansızsa en azından sen nankör olma, ekmeğe kör bakma, iş beğenmemezlik yapma demek istiyorum bu gün.
    Altın kuru keyfin yerinde oturduğun yerden at nutkunu diye bilirsiniz…
    Bol keseden konuşanlardan da ilan edebilirsiniz.
    Ben kelimsine alerjisi olanlardanım, ama ben denilecekse inanın şuan kalemimi bıraksam tekstil fabrikası da sokakta ayakkabı boyacılığı da helalinden ve alın teriyle olduktan sonra vız gelir.
    Hayat herkese zenginlik, sefa, şöhret, makam verecek değil ya…
    Kimine bolundan, kimine azından verilerek imtihan edildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. 
    Bol kimine göre az,
    Az kimine göre çok,
    Her ikisi de bakış açısı.
    Ama bu gün biz ekmeğe kör bakmaya devam ettikçe bilmiyorum halimiz nice olur.
    Bu gün matbaaya eleman olarak çırak bulamıyoruz biliyor musunuz?
    Çırak olarak işe başlayan da verdiği bir bardak çayı zorunsuyor.
    “Yahu diyor yahu, ben çaycı mıyım, matbaa çırağımı. Ya da aldığı maaşdan şikayet ediyor”
    Bir memur dahi işe ilk girdiğinde çok az maaşla başlamıyor mu?
    Keşke herkes ziyadesiyle alsa hakkını ama bir silsile var ki mücadele etmek, kendini ispat etmek, alın terinin karşılığını ortaya koymak zorundasın.
    Onun dışında iş beğenmemek ekmeği nankörlük, nefise inkardan başka bir şey değil.
    Maalesef Yozgat’ımız da bu hastalık bulaşarak gidiyor.
    Anne-babalar korusun evlatlarını bu hastalıktan, gençlere ise ekmek kıymeti bilen fikirler nasip etsin Yüce Allah…
    Daha da diyecek bir çözüm yolu bulamıyorum iş beğenmeme hastalığımıza.
YOZGAT RÜZGARI
Dini etkinliklerden halk neden kopuk?
Birkaç yıl önceydi, cami kapısındaki afiş dikkatimi çekmişti.
    Aile İrşat Bürolarından bahsediyordu afişte.
    Aile İrşat Bürosu ki, bana göre günümüzde Türk toplumunun özellikle kadınlar açısından başta aile saadeti, huzur dolu bir yaşam ve yol gösterebilecek bir proje.
    Ama o proje sadece cami kapısında asılı duran afişle insanlara duyurulmaya çalışılıyor.
    Hepsi o kadar!
    Ne zaman dini içerikli bir program olsa ya son dakika haberdar oluruz biz basın mensupları,
    Ya da sonrasında duyarız her ne hikmetse.
    Benim duymam ya da duymama çok da önemli değil.
    İşin haber kısmını bir kenara bıraktım.
    Ben toplum yayarına olabilecek gerçeklerden bahsedebiliyorum.
    Yıllarca gerek televizyonlar gerekse yanlış eğitim sistemi yüzünden sürekli batı kültürü empoze edildi zihinlerimize.
    Gün geldi çocuklarımız Hıristiyan bir çocuk gibi dua edecek duruma geldi.
    Yıllarca ülkemizde batı reklamı yapıldı her yerde.
    Dini konular bağnazlık, yobazlık olarak görüldü, gösterilmeye çalışıldı.
    Her ne hikmetse bunun karşısında Diyanet İşleri gerekli etkinliği gösteremedi.
    Örnek Yozgat!..
    Yozgat’ta dahi dini etkinlikler toplumdan her zaman uzak kaldı.
    Dün Çapanoğlu Büyük Camii’nde yapılan “Kur’an-ı Kerim ziyafeti”nde bu tür etkinliklere ne denli hasret ve özlem dolu olduğumuzu çok daha iyi anladım.
    Bu eksikliği her seferinde izah etmeye çalışıyorum ama beyhude kalıyor!
    Bu güne kadar söyledim yine söylemek istiyorum; “Caminin içinde okunan ezanının dışındakine faydası yok. Valinin, belediye başkanının, devlet erkanının haberdar edildiği etkinlikten vatandaş bihaber kalıyorsa. Benim dinimin reklamı benim ülkemde yapılamıyorsa ben burada eksiklik görürüm, zafiyet görürüm…”
    Müftülüklerin bu noktada üzerine düşeni yapması adına biraz daha şeffaf, halkla iç içe olması gerekirken ne hikmetse her zaman halka uzak kurum oldular…
    Bu gün hala bu uzaklık devam ediyor haberiniz ola…