Peygamber efendimiz (S.A.V) Sahabilerinden hangi şart altında olursa olsunlar dine hizmet etmelerini istiyordu, Sahabe efendilerimiz de öyle yapıyorlar, aşk ve şevklerini kaybetmeksizin her fırsatı değerlendirip insanların gönül dünyalarına girmeye çalışıyorlardı. İşte buna bir misal;
    İslamı anlatmak için Efendimiz tarafından muallim olarak gönderilen Hz. Hubeyb, müşrikler tarafından yakalanıp Mekke'ye götürümüştü. Günlerce zindanda bekletildikten sonra idam edilmek üzere Mekke'nin o günkü hezayan dolu gürültleri arasında idam sehpasına çıkarılıyordu. Mahzundu, hüzünlüydü, çünkü o Allah Resulü'nün verdiği irşad vazifesini yaymaya fırsat bulamamıştı. Şimdide eli ve dili bağlanmış idama götürülüyordu.
    Durmadan gözlerini çevresinde gezdiriyor, dini tebliğ edebileceği bir insan arıyordu. Ama karşısındaki insanlar arasında öyle birini göremiyordu. Gerçi bunların içlerinde istikbalin sahabileri vardı. Ancak o gün için henüz gönül gözleri açılmamıştı.
    Hz. Hubeyb'e son arzusunu sordular. O da iki rekat Namaz kılmak istediğini söyledi. İzin verdiler Namazını kıldı ve “Eğer, ölümden korktuda onun için namazı uzattı demenizden çekinmeseydim şu kıldığım son namazı uzatmak isterdim” dedi. Sonrada idam sehpasına çıkı verdi. Beklenen son an gelip çatmıştı. Hz. Hubeyb'in gözleri yine çevresinde dolaşıyordu ama bu gözler kendisini ölümden krtaracak birisini aramıyordu. Son anda olsun, acaba birinin ebedi hayatını kurtara bilirmiyim, diye düşünüyor ve etrafını onunu için süzüyordu.
    İşte bu esnada beklemediği bir fırsat doğmuştu. Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden biri ona bir soru sormuştu ki, sorunun zahiriyönü hiçte mühim değildi. O, onlara hikmek yüklü bir cevap verecek, hemde son anında, irşad ve tebliğde bulunmuş olacaktı. Orada atacağı bir düşünce kıvılcımı, kim bilir istikbalde kaç kişinin gönlünde iman ateşi tutuşturacaktı. Soru şuydu;
    “Ya Hubeyb, şu anda senin kurtulman şartıyla, yerinde Muhammed'in (S.A.V) idam edilmesini istermiydin?”
    Elbette bir müslümana, hemde Hubeyb gibi birine bu soru sorulmazdı. Ama O, bu soruyla yakaladığı son fırsatı değerlendirmeye bakıyordu. İçi içine sığmıyor, sevinç, keder arası bir hisle mutlaka bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ve o biliyordu ki, bu soruya vereceği cevap, son kıldığı Namaz gibi kısa olmalıydı. Tek cümlelik bir söze  bütün bir hayatı sığdırmalıydı. Öyle konuşmalıydık; , Tarih lal kesilip onu dinlesin ve zaman onu kulağına küpe yapsın. Evet o söyleyeceğini böyle söylemeliydi ve şöyle cevap verecekti;
    “Hayır, Vallahi! Değil benim kurtulmam pahasına O'nun idam edilmesi, benim kurtulmam karşılığında, şu anda Medine'de O'nun ayağına bir diken batmasına dahi gönlüm razı olmaz” deyi verdi.
    Hz. Hubeyb (R.A) bunları söyleyince, her halde içinde biraz evvel tebliği yapamamaktan doğan sıkıntı gidi vermişti.
    Artık o, kendisini tüy kadar hafif hissediyordu, ve yapacağı son bir vazife ile Allah Rasülüne bir ayrılık selamı verecek ve Cennet'e yürüyecekti. Mekke'den ta Medine'ye selam gider mi gitmez mi diye düşünmedi bile. Çünkü selam göndereceği şahıs Allah'ın şanı yüce Nebisiydi.
    İdam sehpasında son sözü; “Es-Selamü aleyke ya Rasülallah”! oldu. Allah Rasülü (S.A.V) Medine'de ashabıyla oturuyordu. Birden ayağa kalktı ve “Ve aleyk's selam Ya Hubeyb!” dedi.
    Evet, her hizmet insanı, tebliğ aşk ve şevkinde Hz. Hubeyb'in ufkunu yakalamalı ki yer yüzü mirazcısı olmanın hakkını verebilsin.
    İdam edileceklerin iki rekat Namaz kılmaları bundan sonra başlamıştır.
    Hz. Hubeyb'in makam Cennet-i Ala  olsun bizleride yüce Rabbimiz onun şefaatına nail eylesin...