Sevmemesi de. Çok üzgündü. Bir sabah herkes uyurken kendini çöllere attı. Engin ve uçsuz bucaksız çöllerde kızgın güneşin altında yürümeye başladı. Artık bebeği düşünmüyordu bile. Çok aşağılanmış ve istenmeyen biri olarak onuru kırılmış, belki de yaşama sevincini kaybetmişti. Allah'ın sevgili kulu İbrahim'e karnındaki İsmail'e ve onur abidesi Hacer'e yazık olacaktı.
 Çok susadı. Bir pınara rastladı. Son peygamberin büyükannesi kanarak su içmeye başladı.
 Cebrail bir yolcu kılığında görünmüştü. Bazı rivayetlere göre onunla biraz konuştu:
“Senden doğacak çocuğun adı İsmail olacak. Geri dön ve oğlunu doğur. Yüce Rabbin senin çektiğin acıları ve cefaları gördü, senin şikayetlerini duydu. Sen ve oğlun buralara yabancılaşacak, uzak illere yerleşeceksiniz.” “Sen kimsin?” diye sordu Hacer! “Ben yüce Allah'ın gönderdiği bir meleğim.” dedi Cebrail. Çocuğun adını İsmail koymasını da tembihledi.
    Hacer yolları geri döndü. Cebrail aleyhisselam ile karşılaştığı, su içtiği bu kuyuya; “Beni gören varlığın kuyusu” denildi. Bu kuyunun Kadeş ile Bared arasında olduğu söyleniyor.
    Geri dönerken yolları kuş gibi uçarak katetti.
    Aylar geçti. Çocuğu doğurdu. Sare de çok sevindi. Ama içi buruktu. İbrahim ona İsmail adını koydu. Bu, meleğin sözlerini hatırlayan Hacer'i çok mutlu etti.
    Bazı kaynaklarda Hacer'in de elinde olmayarak Sare'nin kısırlığını yüzüne vurduğu söyleniyor. Böyledir. En güzel insan bile insan nihayetinde. Zaafa kapılmıştır belki.
    İşin hülasası şu ki, Sare çocuk doğuran bu yeni gelinle aynı yerde bulunmalarına, her sabah kalkıp; Hacer İbrahim ve ortalıkta koşuşan yada emekleyen İsmail üçlüsünün oluşturduğu mutluluk tablosuna, buna kendi kısırlığının eklenmesine artık taşınamaz bir yük gözüyle bakar olmuştu.
     - Burada ya ben kalırım yada Hacer. Artık birine karar ver, dedi.
    Demek ki bu noktaya gelmek peygamber zamanından kalan bir insanlık durumu. İki kadın ve bir erkek dünyanın en içinden çıkılmaz bilmecesi. Sare hakkında yazı yazanlar, onunla ilgili gaddar, acımasız, kıskanç ..vs. diye kalem oynatanlar bilmelidirler ki bu tam vakıf olamadıkları bir hadisedir ve o kimi kaynakların sokaktaki bir kadından bahseder gibi aşağılayan bir ifadeyle Sare dedikleri insan Sare değil, Hazreti Sare'dir. Yani beşerdir ama öte yandan mübarek bir mümindir ve müjdeler almış, Allah'ın lütuflarına, meleklerin sevgisine mahzar olmuş bir insandır, Hazreti İbrahim'in sevgili can yoldaşıdır.
    Bir Peygamberin hallerini paylaşmıştır. Hazreti Hatice gibidir bizim için.
    - Artık bu anayı da çocuğu da al ve benim yanımdan uzaklaştır, dedi.
    Bu onun zalim kıskanç kötü ve acımasız olduğunu göstermez. Demek ki bu koşullarda aynı evde aynı atmosferde yaşamak ağır bir imtihan, insan fıtratına uymuyor, sevimli gelmiyor. Kim bilebilir ki bunu. Burada bir incelik var. Söylenen şey; “Onu boşa ve kendinden uzaklaştır” değil, “sadece benden uzaklaştır” Katlanma eşiği bu kadar.
    Belki de Safiye Erol'un dediği gibi, azametli bir hükümdarı, Firavun'u geri çevirmekten gelen bir naz-ü niyaz hakkı onun kullandığı. Hatırla ey İbrahim! “O Firavun'un odasına kapatıldığımda neler hissetmiştin.” der gibi. Demek şimdi de buna benzer bir üzüntü ve sıkıntı aynıyla Sare'ye geldi. Dayanamıyor. Bu asil, dirayetli, şefkatli kadın, her şeyi görmüş geçirmiş kadın mesele buraya gelip dayanınca katlanamıyor her ne hal ise.
    - Neden bu talepte bulunuyorsun ey Sare ?!
    - Çünkü dayanamıyorum. Onların halini gördükçe kısırlığımı ve hep kısır kalacağımı hatırlıyorum. Bu da beni kahrediyor dayanamıyorum.
    Hazreti İbrahim ne dediyse gönlünü alamadı.
    - Peki, demişti o da. Biricik yavrumu İsmail'imi ve annesini buradan alıp götüreceğim. Onları yüce Rabbimin himayesine ve merhametine terk edeceğim. Hacer bırakıldığı yerde tevekkülle bekliyordu. Tevekkülün annesi. Tam burada, insansız ve susuz bütün yönleri, umutları söndürecek şekilde kaplayan bir çölün ortasında bir kadın ve bir bebek. Elektrik kesilince hayatı duran bizler için hangi empati bize gecenin koyu karanlığı çökünce onların ne yaptıklarını, ne hissettiklerini bize duyurtur.
    Hacer'in yüreğini suyun bitmesi ve İsmail'in ağlamaya başlamasıyla birlikte bir endişe kaplamıştı. Onu gören ve koruyan Rabbinin nasıl bir sebeple imdatlarına koşacağını bilemiyordu. Mekke vadisinin amansız sıcağında Safa tepesi olarak andığımız yere çıkıp bir baktı. Kim gelecek yardıma. Oradan Merve tepesine kadar koştu. Burası uzunca bir mesafedir. Bunu yedi kez tekrarladı. Bu canhıraş koşmalar gayretin, çabanın, emeğin temsili. Hacer'in ruhuna en çok burada girebiliriz. Korku ve ümit arasında ama teslimiyetini hiç bozmadan “say” etmenin ne olabileceğini, üstteki kızgın güneşi hiç unutmadan burada hissedebiliriz.