Çulluk köyüne giderek yaklaşıyordu. Otobüsten indiğinde arkadaşı Esra onu terminalde bekliyordu. Terminalde Esra ile buluştuktan sonra kısa bir sohbetten sonra konu Osman amca'ya geldi.
    “Ah bu Osman amcayı yılladır tanırım. Çocukluğumuzdan beri hep onun define merakını anlatırlar köyde. Şimdi de adamcağız hem bacağı kotu hem de ağzı yamuldu. En yakın arkadaşının da korkudan ödü patladı ve öldü” dedi.
    Esra bunları anlatınca Melis'in kanı dondu. Böyle bir hikayeyi dinlemek, daha çok kabus görmek demekti ama bir kez gelmişti buraya.
    Esra'ların evine gittiler. Esra'nın annesi yemek hazırladı. Yemeklerini yiyip, çaylarını içtikten sonra bir an önce Osman amca'yı görmek istediğini söyledi Melis Esra'ya. Toparlanıp Osman amcanın evine gittiler.
    Osman Amca'nın evi sanki cenaze evi gibiydi. Karısı, kızı hala ağlıyorlardı. Melis Osman amca'nın yanına gitti. Kendisini tanıttı. Yaşadığı olayları gazetede yazmak istediğini söyledi.
    Osman amca'nın gözleri hala korkuyla bakıyordu. Zor konuşuyordu. Kesik bacağını divana uzatmıştı. Elleri sinirli, sinirli titriyordu. Zor da olsa konuşmaya başladı ama heyecanlıydı. Çok belliydi heyecanlı olduğu.
    “Benim küçüklüğümden beri anlatır durular şu tepenin ardındaki yamaçta bir gâvur mezarlığı olduğunu, o mağarada çok büyük hazineler olduğunu anlatıp durdular yıllarca. Herkes anlatırdı ya kimse cesaret edemezdi bakmaya.
    Bizde Emin'le beraber ilk gençliğimizden beri oraya gitmenin, orayı kazıp hazineyi çıkarıp zengin olmanın hayallerini kurardık.
    En sonunda karar verdik. Hayallerimizi gerçekleştirecektik. O gün birbirimizi ikna ettik. Bu işte korkulacak bir şey olmadığına ikna ettik birbirimizi.
    Akşamüstü hazırlıklarımızı yaptık. Vardık tepeye. Etrafta mezar falan yoktu. Sadece birkaç tane taş kalıntısı vardı. Ağacın dibine oturduk. Korkuyorduk. Ama kararlıydık. Heyecanlıydık. Hayallerimiz gerçek olacaktı sonunda.
    Kalktım, ilk kazmayı ben vurdum. Saatlerce kazdık, baya bir derine gelmiştik. Bu arada hava iyice karanlık olmuştu.
    Nöbetleşe birbirimize ışık tutuyor, nöbetleşe kazıyorduk. Sekiz, on metre kadar kazdık ki karşımıza büyük bir kaya çıktı.
    Epey bir uğraştık o kayayı yerinden kıpırdatabilmek için. Belki bir saate yakın kayayla uğraştık. Tam ümidimizi kesmişken kayaya son kez yüklendik ve kaya kalkıverdi. ,
    Kayanın altında uzun boylu olduğu belli olan bir iskelet vardı ama iskeletin on parmağında on yüzük, hepsi yakut taşlı, boynunda yakut taşlı bir kolye iskeletin üzerinde ne varsa topladık. Sevinmiştik.
    Oradaki hazinenin hepsini topladıktan sonra taşı yerine atık üzerine toprağı doldurduk. O kadar mutluyduk ki.
    Elimizde çok değerli olduğunu tahmin ettiğimiz on yüzük, üç kolye vardı. Birer sigara içip biraz dinlendikten sonra o hırsla birkaç metre ötesini kazmaya başladık.
    Baykuşların ötüşü, yaptığımız iş bizi ürkütüyordu ama biz öylesine hırslanmıştık ki orayı da kazdık. Vakit artık gece yarısına yaklaşıyordu. Orada da aynı şeklide bir kaya çıktı.
    Bu kez kayayı daha kolay kaldırdık. Kayanın altından yine aynı şeklide kolları, parmakları, boynu dolu bir islete çıktı. Ondaki hazineyi de alıp onu da kapattık.
    Her neyse uzatmayayım. Biz bu şekilde o gece beş mezar açıp kapattık. Artık vakit sabaha yaklaşmıştı. Alacakaranlık. Sabah ezanı okundu, okunacak. Bu artık son olsun dedik.
    Yine kazmaya başladık. Kazdık, kazdık. Bu seferki her zamankinden daha derinde.On beş metre olmuştu ama hala bir belirti yoktu.
    Ben artık bitti kalmadı diye düşünürken yine aynı şeklide kayaya denk geldik.
    Kayaya yüklendik. Bu seferki kaya hepsinden zor kalktı. Kayayı kenara çektiğimizde bir den ne görelim.
    Mezarın içinde üç küp altın ama bunda iskelet değil de, başında sarığı üzerinde mavi kaftanı sanki padişah yatmakta ve sanki dün gömülmüş gibi.
    Çok korktuk. Almayalım dedik ama bir kez girmiştik bu işe ve açmıştık bu mezarı da. Hem üç küp altınla bunca hazine bırakılmaz diye düşündük.