Çıraklık döneminde bir şiir okudu, birazcık da kendi ideolojisine uydurarak okudu, oldukça süratli bir şekilde Başbakanlık makamına kadar yükseldi ve o koltuğa oturdu.
Kalfalık döneminde de “Beraber yürüdük biz bu yollarda…” dedi, yine yeniden oturmaya devam etti.
Açılımdı, şuydu, buydu derken hedef büyültüp “2023’ e kadar” yani Cumhuriyetin 100 üncü yılına kadar 4’ erden 3 dönem daha hükümet kurma arzu ve isteğini beyan etmeye başladı.
Ustalık döneminde de “Hayaldi, gerçek oldu” demeye başladı…
Hayal edilemeyen bir makamda oturunca böyle denir, ne var ki daha önceleri de kamuoyunun da belirttiği gibi halkın teveccühü devam etti ve 2 genel, 1 yerel ve 2 referandumdan da galip geldikleri de aşikâr…
Bu aralar İhsan Oktay Anar’ ın “AMAT” kitabını da bitirince dikkatim “Gerçek” kelimesine odaklaştı, orayı mercek altına almak istedim…
Gerçek nedir?
Gerçek, sadece ve sadece ölümdür…
Dünyada herkesin bildiği tek gerçek vardır ki o da ölümdür…
Gerisi yalan, kandırmaca, var biraz da “var da sen oyalan” zamanıdır ve ardından ilk sahibe ulaşacağımız yolculuğun bileti kesilir ve gerçeğin soğuk nefesi ile karşılaşırız.
Ardımızdan da herkes yas tutar ve üzülür ki üzülmeyen tek fani Mevlana’ dır, onun ki sevdiğine ulaşma anıdır, şeb-i aruz’ dur, yani düğün gecesidir…
İbn-i Haldun’ da Devlet yaşantısını üç safhada inceler: doğum, gelişme ve ölüm, olarak.
Yani aslında bilinç altlarında yatan Cumhuriyetin son safhasına gelindiğinin ifadesidir, itirafıdır…
Bu durum öncelikle Anayasa Mahkemesi Başkanı’ nın Anayasanın tüm maddeleri tartışılmalıdır, hemen ardından Sayın Arınç’ ın Cumhuriyet maddesi hariç tüm maddeler değişebilir, Başbakanın sık sık dillendirdiği Başkanlık sistemi ile de güçlenmekte ve en baştakiler tarafından rejimin sonunun geldiği bir tür beyin yıkama faaliyeti olarak sürdürülmektedir…
Bunun yerine federatif bir yapı ise BDP’ liler tarafından bu topraklara bir Başbakan az gelir sözleri ya da bebek katilinin Bodrum’ da ev hapsinde tutulabilmelidir, sözleri ile de pekişmekte, iyice yer etmektedir…
Zaten Hürriyet Gazetesi’ nin köşe yazarı Ertuğrul Özkök’ ün Cumartesi günkü yazısında MHP’ nin mutlaka TBMM’ ye girmesini istemesinin altında toplumsal reflekslerimizi kaybetmek istemeyişimiz yatmaktadır. Eminim ki Sayın Özkök’ e kırk yıl düşünse bile bugün bu satırları yazacağı aklının köşesinden bile geçirmemiştir.
Uçurumun ta kıyısındaki milletimizin seçimlere üç hafta kadar bir süre kalmışken külahları önlerine koymalarını, biz bu noktaya nasıl geldiğimizi düşünmelerini, şeffaf seçim sandığının başına geldiklerinde de kalplerinin seslerini dinlemelerini bekliyorum…