Bazen geride bıraktıklarımıza dönüp bakmayız.
Bazen de geride ne bıraktığımızla alakamız yoktur. Geride kalmıştır bir kere.
Bu dünyada yaşananlar yarın mazi oluyor. Yarınlar beklenti, beklentiler ise umudu oluşturuyor.
Her geçen gün yeni bir sabaha haberci olabiliyor olmasına ama hiç doğmayacak güneşlere de.
Hayata dair birkaç söz edelim istedim bu gün.
Yozgat gündeminde pek de bir şey yok.
Türkiye gündemini nasıl olsa birileri konuşuyor.
Yozgat'ta gündeme oturacak konular çoğu zaman kalemlere yansımadığı için olsa bizler için kısır geçiyor muş gibi görünüyor günler.
Halkın sorunlarını, beklentilerini, taleplerini, heyecanlarını, arzularını halk adına yansıtma mekanizması görevinde yeterli olmayınca ne desek boş.
Bende böyle boş bir günde biraz dolu kelamda bulunmak istedim.
Etrafımdaki mutsuz ve de umutsuz insanları, özellikle de gençleri görünce ölümü bekleyen hasta gibi görüyorum geleceğimizi.
İnsanların kıt kanaat geçindiği, hani yarı aç yarı tok değil de, tamamen aç gezdiği yıllar da oluş.
Benim ecdadım cephede çıkınında ekmeği suyu olmadan can vermiş vatan almak için.
O yılların ardından ülkem fakru zaruret içinde olmuş.
Fakirliğin alasını görmüş. İliklerine kadar yokluk yaşamış.
Bir buğday tanesi bulunmaz olmuş ekmeğe dönüşecek un için.
Hani yokluk görmemiş bir millet de değiliz yani.
Bu gün, dün bulamadığımız bir çok şeye bol bol sahipken hala memnuniyetsiz bir yaşam içinde olmak, açıkçası garip geliyor, kabullenmiyorum.
Karşılaştığım her yüzde bir şikayet şekli.
Ona memnuniyetsiz, buna memnuniyetsiz.
O memnuniyetsiz çoğu zaman doruğa ulaşıyor. Karşılıklı kırıyoruz bir birimizi, sinir harpleri başlıyor daha sonra.
Eskittiğimiz her günün ardından yeni sabahlara da aynı halle uyanıyoruz.
Gecenin sabahına ulaşmak aslında bir ayrıcalıkken biz aynı kaldırımda karşılaştığımız tanıdık bir yüze 'günaydın' dememenin planı içindeyiz.
Bir selam banka dolusu paradan daha karlıdır aslında diyen bir büyük varken başımızda bizim başımız sanal dünyalar içinde.
Eskiyen dünyada eskiyen insanlık diyorum memnuniyetsizliğimize.
85 yaşında ak sakallı bir ihtiyarla tanıştım gün içinde.
Yatalak eşine bakıyor yıllardır.
Çocukları da var aslında, her biri evlenip yuva kurmuş.
Yuvadan uçan gitmiş, 'Hala ben destek veriyorum onlara' diyor çocukları için.
Eskiden köyünde pehlivanmış, zaten cüssesinden de belli.
Bir anne-babaya sahip olduğu yıllara gitti bir ara;
“Geçerdik büyük pekmez testilerinin başına. İçine sallanırdı kepçeler. Her sabah aç karnına bir kepçe pekmez içtik mi, kar üstünde pamuk gibi güreş tutardık…”
85 yılı geride bırakmış, hayat arkadaşına bir eşten daha fazlasını veriyor.
Ama yine de çalıştığını, boş duramadığını söylüyordu şükür dolu ifadelerle.
O şükrederken karşısında şükürsüzlüğümü daha çok anladım.
85 yıllık ömründe ne günler eskitmişti kim bilir…
Ama eskiyen günler bir zerre götürmemiş ne şükründen ne den eşine sadakatinden.
Oysa biz hayata da isyan, anne-babaya, yare, yarana da.
Sebep…
Kocaman bir hiç!
Bu gün hayatın eskiyen yüzüne bakıp işte bu soruyu sordum kendime; “Eskiyen biz mi dünyamız mı?”
Sizce hangisi…
Ben biraz biz de buldum eskiyen yüzü.
Dünya yorgun belki ama eskimemiş.
Biraz hor kullanılmış, kıymeti bilinmemiş, vefasızlık görmüş ama, hala ilk günkü gibi.
Biz geride bıraktığımız günlerde bırakmışız bir değeri. Ağır geliş bir yerimize.
Geriye dönüp bakınca görmek de mümkün olmamış, memnuniyetsiz bir hal almış duygularımız.
Ve bu günkü memnuniyetsiz dünyayı kurmuşuz kendimize.
Şimdi o dünyada yaşıyoruz yaşamasına ama mutlu değiliz, mutluluğu ne zaman buluruz, bilemiyorum ama, şükürsüzlüğümüz bir çok şeyi görmemizi engelliyor.
Eskiyen günlere bakıp ta neleri geride bıraktığınızı görüyorsanız, yol yakınken dönüp almanızı tavsiye ederim.
Her yeni gün elbette ki yeni bir umut ama her umudun temelinde acı-tatlı yaşanmışların da olduğunu unutmamak gerek.