Acaba insanoğlu o derece bozuldu, o derece dejenere oldu da başkalarının çektiği yahut çekebileceği zorluklardan, sıkıntılardan, acılardan bile sadistce bir zevk alır hale mi geldi diye! Konuştuğum kişilerin çoğu, “Boşver, dünyayı sen mi değiştireceksin, başını derde sokma” deyip ne de kolay çıkıveriyorlar işin içinden. Bazılarının, “Para var mı para, sen ondan haber ver, yoksa gerisi boş” dediklerini hissediyorum. Yine bir kısmının da, “Bay Sorumlu, Bay Proje” gibi lakaplar takarak alttan alta kikir kikir gülüştüklerini, kendilerince eğlenip kafa bulduklarını bile gözlemliyorum. Ancak bu huyumdan yine de vazgeçemiyorum. Vazgeçemiyorum, çünkü vazgeçmek istemiyorum. Bunu lafın gelişi icabı böyle söylüyorum....
    Çünkü ben insan olmak, insan kalmak istiyorum.
    Olabildiğim kadar olmak, kalabildiğim kadar kalmak!
    Hani bir söz vardır, bilirsiniz: “Sonunu düşünen, kahraman olamaz” diye...
Ben bu sözü, “Şu zamanda sonunu düşünen, insan olamaz” diye değiştiriyorum.
Ben sonumu düşünmek istemiyorum.
    Dedim ya, ben “insan” olmak istiyorum.
    Karışmayın bana, ben “insan” kalmak istiyorum...
    Olabildiğim kadar olmak, kalabildiğim kadar kalmak!
    Kargadan korkan darı eker mi hiç!
    Ölüm gibi bir “gerçek son” pusu kurmuş beklerken diğer “sanal sonlar” beni ilgilendirmiyor, anlayın!
    Ölüm dediğimiz son bile aslında bir başlangıç ise şayet söyleyin, hanki sonun gerçek manada bir “son” olduğunu kim bilebilir ki hem! ...
    Biz dünyayı değiştirmekle mükellef değiliz şüphesiz. Etimiz budumuz ne bizim! Hayır, ne böyle bir vazifemiz ne de böyle bir gücümüz var. Haddimizi bilen insanlarız evelallah. Ama ilke ortada:
    “Eğer birşey büsbütün yapılamazsa büsbütün de terkedilmez” ki...
    Biz bildiğimizden, kendi çapımızdaki görevimizi yerine getirip getirmediğimizden sorumluyuz sadece. Aksi bir kabul, farklı bir inanç ancak kendimizi kandırmak olur, başkasını değil. Unutmayalım ki, “Gözlerini kapatan sadece kendisine gece yapar.” Böyle yapan da ancak kendisini kandırmış olur. Kendi eliyle kendisini kandırdığından dolayı ise bu gerçeğe hiçbir zaman uyanamaz ve tam bir narkoz hali içersinde yaşayarak, yüklendiği onlarca ton ağırlıktaki mesuliyet yüküyle şu fani dünyadan milyonlarca insan gibi nasipsizce göçer gider, şu yalan dünyadan. “Dünyayı mı değiştireceğiz ki” deyip işin içinden kolayca çıkıvereceğimizi zannetmek koca bir yanılgı sadece. Ne kadar da çok kendimizi kandırıyoruz. Hem de kimsenin bizi kandırmadığı kadar çok! Bu şekilde bir savunma mekanizmasıyla kendimizi rahatlatıyor, böylece bilindik duyarsızlığımıza daha ferah, daha cilalanmış bir duyguyla devam edip gidiyoruz.
    Hazreti Mevlana, “İşliyorsan da günahı, dürüstçe işle” diyor. Heyhaaattt! Günah işlerken bile dürüstlük... Demekki dürüstlük, birbakıma günah hamurunun içindeki iyilik mayası. Bu dürüstlük (mayası) umulur ki, gün gelir de kişiyi ihtiyacı olan gerçeğe uyandırabilir belki de, kimbilir!
    Dürüst olabilsek, belki en azından bir pişmanlık, huzursuzluk, rahatsızlık hissi duyabiliriz içimizde. Bu huzursuzluk hali de bakarsınız bizi zamanla insan olma yolunda önce silkinmeye, ardından da kendimize gelmeye sevkedebilir!
    Lakin, “Hem suçlu hem güçlü olmak” misali, hem yapıp hem de yapmıyormuş gibi güle oynaya yaşayıp giderken, bu çarpıklığı bünyemizle ne de güzel “hemhal” edebilmişken bu da artık pek mümkün görünmüyor.
    Tam da bu noktada aklıma geldi: Yıllar önce bir film izlemiştim. Bir misyoner bayan temizlik yapıp biriktirdiği üç kuruş parayla ancak biletini alabilmiş, beş parasız olduğu halde bir uzak doğu ülkesine, sanırım Çin’ e gitmişti. Orada karşısına çıkan fakir, kimsesiz bir çocuğu yanına alıp ona bakmaya başlamıştı. Yanına bir Çin’li yaklaşmıştı ve demişti ki:
    “Ne yapıyorsun! Hangi birisini!!! O çocuk gibi Çin’de onbinlercesi var.”
    Misyoner de manalı bir bakışla şöyle basiret dolu bir cevap vermişti:
    “Olabilir... Tanrı benim karşıma bunu çıkardı!”
    Yani, “Bütün Çin’deki çocuklardan değil elbet; ben bildiğimden, gördüğümden, farkına varabildiğimden, karşıma çıkandan sorumluyum. Beni Çin’deki çocukların tamamı değil; daha çok üzerime düşeni yapıp yapmadığım ilgilendiriyor. Ben üzerime düşeni yapıyor, sorumluluğumu yerine getiriyorum sadece” demek istemişti besbelliki. “Herkes kapısının önünü süpürse bütün şehir tertemiz olurdu” meselesi...
    Oysa bütün şehir zaten pis diye kapısının önünü temizlemekten bile imtina eden kişi, hem şehrin genel kirliliğine katkı yapmış hem de evinin önündeki o pislikle yaşamak ve yaşatmak zorunda kalmış olur. Bu vebal, akıl edip düşünenler için taşınabilir bir vebal midir! Mes’ul her insanın en az benim kadar olsun uykusu kaçması gerekmez mi, söyleyin!
    Dedim ya bizler dünyayı değiştirmekten değil; Yüce Allah’nın karşımıza çıkardıklarından sorumluyuz sadece.
    Tabi insan olmak gibi, insan kalmak gibi bir derdimiz, kaygımız, tasamız varsa şayet!
    Yoksa sen de herkes gibi yaşa, git... Zoraki yaptığın üç - beş iyi işle de avun, ferahlan, dur!
    Öyle ya; gün senin, devran senin... Düğün senin, dernek senin...
    Hadi ozaman durma; gir oynaaa, çık oynaa! Kim tutar ki seni. Dünya dediğimiz de zaten koca bir oyundan ve oyalanmadan ibaret değil mi!
    Sana bu oyunda bol ve iyi oyunlar...
    Bana mı? Beni boşver...
    Bana yine derin düşüncelerle ve mes’uliyet hisleriyle dolu nice uykusuz yarınlar...