Sistemin tesis edilmesinden daha önemli ve zor olanı, dışarıdan ve içeriden gelecek olan müdahaleleri bertaraf edecek istikrarı sağlamaktır.
Düzeni istemeyen, yıkmak, yerinede tamamen kaotik bir ortam sağlamaya çabalayanlara anarşist, düzensizlik düzenine inanan sisteme de anarşizm denmektedir. Bu durum, hiçbir çağda, toplumda, yerde hoş karşılanmaz, görüldüğü yerde de başının ezilmesi hemen her devirde istenmiş ve sonuçta da gerçekleşmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Osman Gazi’ den Vahdettin’ e kadar 38 padişah zamanında dışarıdakilerden çok içeridekiler ile uğraşılmak zorunda kalınmış, bu kadar hır gür içinde yine de 7 asra yaklaşan bir süre hükümranlık sağlanmıştır.
Bu da Keçecizade Fuat Paşa’ nın \"Onlar dışarıdan, biz içeriden yıkamadık!\" sözünü söylemesine neden olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’ nin kuruluş yıllarında da, sonrasında da özellikle iç ayaklanmalar ile hem inkılâpların hızı kesilmeye çalışılmış hem de dışarıdaki düşmanların destek ve himayesi ile enerjinin büyük bir kısmının bu yönde harcanması bilinçli bir şekilde sağlanmıştır.
Bu ve benzeri girişimler bitmiş midir?
Pek tabii ki hayır, bitmemiştir ve bitmeyecektir.
Yakın zamana kadar Ermenisi ile şimdilerde de PKK’ sı ile sürmüştür, sürecektir de…
Bunun nedeni, vücudumuzdaki sistemde de mikroplar ile içlerinden kendileri ile savaşmaya karar vermiş aşıların savaşı ile süren bir savaş gibi sürmeye devam edecektir.
Bu dönemdeki ayaklanmalardan birisi de Dersim’ de yaşanmıştır. Konu gündeme tabir yerinde ise “Bayram değil, seyran değil eniştem beni niye öptü?” hızı ile neden düşmüştür yoksa başka bir planın bir parçası mıdır, analiz edelim:
Dersim taşı ile birkaç kuş birden avlanmak istenmiş olabilir.
Bunlardan ilki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ nun Tuncelili oluşu ve mezhebinin farklı oluşunun altı kalın bir şekilde çizilerek topluma deşifre edilmeye çalışılıyor, olabilir.İkincisi, MHP’ nin de iddia ettiği gibi İsrail’ den, Suriye’ den özür dilenmesi beklenirken, Ermeni’ lerden özür dileyebilmek için iyi bir kılıf olabilir.
Hazır bir özür furyasıdır giderken, el atılmışken Kahramanmaraş, Fatsa, Sivas’ tan, Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’ nın ailesinden de özür dilenmesi hiç de fena olmayacaktır…
Doğaldır ki bu girişimlerin ucu Atatürk’ e dil uzatmaya, dönemin CHP’ si denilerek yapılan hamleler ile ordu ile Cumhuriyet Sistemi ile kesilen hesaplara, şimdi de Atatürk ve dönemi ile hesaplaşma noktasına doğru gidildiğini düşünenlere hak verilmesi gerekiyor.
Çok da göz ardı edilecek bir senaryo değil gibime geliyor.
Meraklısı için ise aşağıdaki makale ile detaya girebiliriz:
“DERSİM İSYANI VE SONUÇLARI
Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç
Coğrafi Durum
Doğu Anadolu Bölgesinde yer alan Tunceli, doğusunda Bingöl, batısında Malatya, kuzeyinde Erzincan ve güneyinde Elazığ illeri ile çepeçevre kuşatılmış olup 7774 kilometre karelik bir alana sahiptir. Tarihte bu bölge Dersim adıyla anılmaktadır.Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç
Coğrafi Durum
Genişliği 100 km. derinliği 30 km. olan Munzur (Mercan) Dağları Dersim’in kuzeyini bir set gibi kaplamaktadır. Bütün geçitleri Temmuzdan Eylül sonuna, bazen de Ekim ortalarına kadar geçişe müsaittir. Diğer zamanlar ise karla kaplıdır. Küçükgöl Dağı (Bobyezbaba Dağı) – Koçkerekbaba Dağı hattının kuzey tarafı Dersim’in en sarp, bölgesidir. Bazı aşiretler (Kalan, Abbasan, Kırgan, Bahtiyar, Beyit uşakları) sıkıştıkça bu bölge içindeki en sarp vadiyi teşkil eden Kutu Deresine sığınmışlardır. Burada binlerce kişiyi barındırabilecek mağaralar mevcuttur. Dersim’in batı kısmında, Çemişkezek’in 10 km. kuzeyindeki Ali Boğazı, Kutu Deresi gibi sarp ve yüzlerce insanı barındırabilecek mağaralara sahip çok geniş bir vadiyi teşkil etmektedir. Bu bölgeler bazı aşiretlere yurt olduğu gibi, bazı kanun kaçakları için de sığınak olmuştur.
Cumhuriyet yönetiminin birinci hedefi, ülkeyi hızla bir çağdaş devlet olarak yeniden yapılandırmaktır. Devrimin lideri olan Mustafa Kemal, “çağdaş uygarlık düzeyini” aşılması gereken bir hedef olarak belirlemiş ve tüm ulusunu, böyle bir hedefe ulaşabilmek için gerekli reformlar konusunda sık sık tüm ülkeyi baştan başa gezerek bilgilendirmiştir. Ülkenin en yoksul ve ihmal görmüş yöresinin Dersim bölgesi olduğunu bilmekte, özellikle bu bölgeye her türlü hizmetin süratle götürülmesi gereğini sık sık yinelemektedir. Elbette bunun kolay olmayacağını, bölgedeki feodal yapının devamında çıkarı olan şeyhlerin, seyitlerin, ağaların arkalarına aşiretleri alarak buna olanak vermemeye çalışacaklarını bilmektedir. Ama devrimin lideri, Doğu Anadolu’daki bu feodal zinciri kırmakta kararlıdır.
Devlet bir taraftan Doğu’da 1925 yılında patlayan Kürt (Şeyh) Sait isyanıyla uğraşırken, diğer taraftan da Dahiliye Vekâleti İçişleri Bakanlığı), Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’den, Dersim ile ilgili bir rapor hazırlamasını istemiştir. Hamdi Bey hazırlamış olduğu raporunda “Kürtleşme” “Aşiretlerin Hareket Tarzı”, “Çabaların Yetersizliği”, “Ağaların Ağırlığı” konularına değinmiş, Dersim\'de süratle ve kati bir şekilde genel tedip harekâtının yapılması gerektiğini bildirmiştir. Tedip, yöre halkını terbiye etme, edebe davet etme harekâtı demektir.
Daha sonra bu kez Dersim\'i tetkike memur edilen Diyarbakır Valisi Cemal Bey’in bizzat dolaşarak hazırladığı raporunda ise, “Kürt-Türk Sorunu”, “Hükümet Nüfuzunun Eksikliği”, “Dersim’in Islahı Projesi” gibi konulara yer verilmiştir.
Bunlarla yetinilmemiş, Cumhurbaşkanı Atatürk bizzat İçişleri Bakanı ve İçişleri Bakanlığı’nın diğer müfettişlerinin de bölgeyi tümüyle gezerek rapor hazırlamalarını istemiş, Genelkurmay Başkanlığı’nın raporları doğrultusunda Dersim ıslahatının zorunlu olduğuna kanaat getirilmiş ve esaslar belirlenerek uzunca bir programa bağlanmıştır.
İsyan Öncesi Durum
Bu raporlar neticesinde, 2510 sayılı \"İskân Kanunu\" 7 Haziran 1934\'te TBMM’de müzakere edilerek kabul edilmiştir. Bu kanunla aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği kısaca aşiret hayatı sona erdirilmiştir.
Bu kanun, Osmanlı Devleti’nin bir türlü uygulamaya cesaret edemediği fakat Cumhuriyet Hükümetlerinin kesinlikle görmezden gelemeyeceği Doğu’daki feodal yapıya son verme konusunda yönetimin ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir.
İskân Kanunu ile başlayan Dersim’in güvenliği çalışmalarının bir devamı olarak 25 Aralık 1935 tarihinde TBMM tarafından çıkarılan 2884 sayılı kanunla Tunceli Vilayeti kurulmuştur. Kanunda Dersim, \"Tunceli\" olarak değiştirilmiş, ayrıca Korgeneral rütbesinde bir kişi Vali ve Komutan olarak görevlendirilmiştir. Bu vali ve komutan Dördüncü Umum Müfettişliğinde, Umumi müfettiş olmaktadır. Görevlendirilen kişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan’dır.
Dersim’in Tunceli’ye dönüştürülerek vilayet yapılmasındaki asıl sebep, bölgeye vilayet düzeyinde hizmet götürmek, kaldırılan aşiret hayatına karşı geleceği belli olan yerleşik düzenin ürünü aşiretlerin isyanı halinde duruma derhal müdahale etmektir. O güne kadar tüm bölgeye hükümdar gibi hükmeden şeyh, ağa, bey, seyit gibi kişilerin bu imtiyazları kaybedecek olmaları nedeniyle tüm güçleriyle isyan edecekleri açıktır. O nedenle bölgede askeri birlikler, müfettişlik emrinde olarak bekler duruma getirilmişlerdir.
4’üncü Genel Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan bölgedeki gergin durumun farkına vararak, yayınladığı bir tebliğ ile Dersim\'deki bütün aşiretlerin silahlarını teslim etmelerini istemiştir. Ancak birçok aşiret buna yanaşmamıştır. Dersim halkının ve isyancıların lideri Seyit Rıza daha da ileri giderek, Korgeneral Abdullah Alpdoğan\'dan TBMM’nin Dersim hakkında çıkardığı kanunu kaldırmasını, vilayet olmak istemediklerini, Dersim için özel ve milli haklarını sağlayan bir “özel idare”nin kurulmasını istemiştir.
1937 Yılı Harekâtı
1934 yılından itibaren planlı bir şekilde Dersim sorunu üzerine eğilen hükümetin bölgede güç kazanmaya başlaması üzerine, bir takım iç ve dış faktörlerin sonucu, ağa, şeyh ve seyitlerin yönlendirdiği huzursuzluklar ardı ardına ortaya çıkmıştır. Devamı Yarın