Dedemiz şehit, torunları, çocukları şehit…
    Şehit oğlu şehit bir milletiz.
    Ezelden ebede bir şahadet hikayesi…
    Bu gün (Cuma) Şehit Er Doğan Göçer’i dedelerinin, şehitlerin mekanına yolcu ettik.
    Mekanı cennet olsun.
    Geriye dönüp baktığımda hangi zaman yok ki anaların ağlamadı, şehitler vermediğimiz.
    Çanakkale’den şahadete ermiş bir kahramanın mektubunu bu gün birlikte okuyalım istedim.
* * *
    Siz Anadolu’daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak denli fakir. Peki ya satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
    Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil, kocaman hasretlerin derin aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır.
    O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme bağlayarak cesarete dönüştürür.
    Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için yapabileceği hangi fedakarlık’ vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve canını en son verir. Çanakkale Mahşeri’nden okuyalım:
    “Bu anda dışarıda koşuşma başladı; eski askerler, “Saya geldi! Saya geldi!” diye birbirlerine bağırıyorlardı. (...) Binbaşı Abdülkadir, meraklı bakışlarını Binbaşı Lütfi’ye çevirince, o da bilgi vermek mecburiyetini hissetti.
    -Sai gelmiş. İzmir’in köylerinde dolaşır; askerlere gönderilecek mektupları, küçük emanetleri toplar, getirir; sahiplerine verir. Sırdaş olduğu için de sevgililer selamlarını ona emanet ederler. Bu da onun gelişini çok değerli yapar.
    Askerler etrafına toplanınca, Sai sağ elini heybenin bir gözüne soktu; bir mektup çıkardı ve bağırdı:
    Mehmet oğlu Kara Ali!?..
    Değişik yerlerden sesler yükseldi:

    -Cennet-i A’lâ’da!..
    -Mertebesine erdi!..
    Mektubu heybenin diğer gözüne attı. Tekrar bir mektup çıkardı:
    -Alsancak’tan Hayati oğlu Salim!
    Kalabalığın arasından birisi elini uzatarak bağırdı:
    -Ver! Buradayım!..
    Yanındaki asker, Salim’in sırtına hafif bir yumruk vurdu:
    -Kimden geliyor?!..
    -Dur, hele zarfın arkasını okuyayım.
    Eline yeni bir mektup alan Sai, yüksek sesle bağırdı:
    -Kadir oğlu Hüseyin!..
    Değişik yerlerden cevap geldi:
    -Şehit!..
    -Şehit!..
    Onu da diğer göze attı; bu kere işlenmiş bir mendil çıkardı:
    -Hasan oğlu Rafet!..
    -?!..
    Hiç ses çıkmayınca Sai tekrarladı:
    -Hasan oğlu Rafet!?..
    Tanıyanı kalmamıştı. Sai’nin yüz hatları değişti. Gözleri dalan Binbaşı Abdülkadir karargaha girdi; onu takip eden Binbaşı Lütfi kapıyı örttü; ama az da olsa Sai’nin sesini hâlâ duyuyorlardı:
    -Musa oğlu Muharrem!..”(1)
    Tarihini bilmeyen milletler kendilerine efsaneler uydurur ve gitgide efsanelere sığınmaya başlarlar. Yukarıdaki satırlar henüz hatıra ve tarih iken derlendiği için bahtiyarız. Ya kaybolup gitselerdi!..
    Muallim Hasan Ethem' cephesine gönüllü katılmış yedek subay Muallim Hasan Ethem'in şehitlik mertebesine ermeden az evvel anasına yazdığı ve oradaki askerlerin manevi iklimini aksettiren mektubunun bir parçası:
    Valideciğim!
    4 asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
    Nasihatamiz mektubunu Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha güçlendirdi. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.
    Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sada ile beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim; çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.
    Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Davudi sesli yiğit bir ezan okuyordu. Herkes, herşey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti, o dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık.
    '-Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen, bütün bu müslüman Türk milletine verdin. Yine onlarda bırak! Çünkü böyle güzel yerler ve şu nimetler, seni takdis ve senin yüceliğini tasdik eden bu millete mahsustur.
    Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, senin ism-i celalini İngiliz ve Fransızlar'a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek böyle güzel ve sakin yerde sana dua eden bu askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!..' diyerek dua ettim ve kalktım.. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar bahtiyar kimse tasavvur edilemezdi...
    Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor.
    Allah RAZI OLSUN
YOZGAT RÜZGARI
Anneler ağladı…
Ateş en çok da onların yüreğine düştü…
    Bir şehit iki anne bu kez hayat sahnesinin en önünde duran.
    Gözü yaşlı yüreği yangın yeri iki anne…
    Sarıkaya’da ebedi istirahatgahına yolcu ettiğimiz şehidimizin iki annesi var.
    Biri öz diğeri üvey…
    Ama resme dikkatli baktığınızda her iki anne arasında da bir fark olmadığını göreceksiniz.
    Her ikisinin de yüreği yangın yeri…
    Acıları büyük…
    Ama öz olanınki daha büyük.
    O, 4 yaşında mecburi ayrılmak zorunda olduğu evladını bir daha görmek kısmet olmamış.
    Öyle veya böyle ayrı kalmış evladından.
    Üvey annenin gözlerinden akan yaşlar, yüreğindeki acının tarifi gibi…
    Onun da yüreğinde acının volkanları patlıyor, gönül ırmaklarından su değil kan akıyor…
    Dünkü şehit cenazesinde bir tabut, iki gözü yaşlı anne vardı.
    Kaderin işine bakar mısınız?
    İki annenin yüreği de yangın yeri. Giden evladın ardından dökülen göz yaşı ortak.
    Hayat sahnesinde perdenin önünde aslında çok şey yaşanıyor.
    Yaşananlar bazen acı bazen ise insanı kendinden geçirircesine rüyalı…
    Yarın hangisini yaşayacağımızı kim bilir?