UZUN bir süredir uğramadığı eve uğradı.
Kapıyı açıp adımını attığında koridorun havasızlığını hissetti.
Girdiği odada da durum aynıydı.
Ev, yaklaşık bir haftadan fazla havasız kalmıştı.
İlk işi camı açmak oldu…
Sonra diğer odalara yöneldi.
Aynı şekilde camları açtı ve evi havalandırdı.
Evin sahibi yıllardır tek başına yaşıyor,  tek başına kendi kendini idare ediyordu.
Bir haftadan beri ise hastanede yatmaktaydı.
Yeniden evine gelecekti ve o gelmeden önce yakınları evin kapısını açarak, evi havalandırdı, temizlik yaptı.
Eve herkesten önce tek başına giren akraba, camları sonuna kadar dayadıktan sonra mutfağa yöneldi.
Yerde, fayansların üzerinde yan yana dizilmiş üç beş saksı gördü.
Büyük saksıların içerisinde yer alan bazı çiçekler boynunu bükmüştü.
Bazıları ise sararan yapraklarını dökmüş…
Oysa bahar aylarındaydık ve ölü toprak diriliyor, kuruyan dallar yeşeriyordu.
Çiçeklerin sahibi sağlığını kaybedip, evinden ayrılınca çiçekleri susuz kalmış.
Bunun üzerine eline su bidonunu alan akraba hemen çiçeklere su verdi hızlıca.
Balkona çıktığında kocaman bir plastik bidonun içinde de gül gördü, bol dikenlisinden…
Gülü susuz bırakmamalıydı ve hemen gülün suyunu da verdi hızlıca…
Sonra dilinden şu cümleler döküldü: “Sen düşme yeter ki, sen düşersen çiçeklerin de solar…”
Evet, insan hayatı böyleydi. Sağlığını yitirirsen, bedenin düşerse, kendini taşıyamazsan, çok değer verdiğin çiçeklerin de solar gider.
Yaşanmış bir öyküdür.
Kim bilir, belki de yaşayan bizzat benim, ya da sensin.
Aslında hepimizin yaşadığı gerçek bir öykü…