Bu gün (Cuma) yaşadıklarımı hatırlamadan aldım kalemi eli bu gün.
Sorunla değil güne günaydın diyebilecek bir sunumla başlamak tek dileğim.
Dünün anlamsızlığına inat bu gün kalemin bir isyanı sanki inadına hoşgörü ve güzellikle başlamak.
Asıl olanı da bu belki, inadına hoşgörü…
Tüm anlamsızlıklara, olumsuzluklara ve olumsuzlara inat.
Dünüm çok ama çok anlamsızdı bu dünya adına. Öbür tarafını ben bilmem, yorumu her şeyin sahibine bıraktım.
Sigarayı bıraktığımdan bu güne çay koliğimdir. Çayla başlar hayat çayla sürer gider gecenin son dakikasına.
Çok çabalasam da şekersiz içemedim çayı.
Bir parçası da olsa şeker katacak çayıma, ancak o zaman anlam katıyor sigarasız dünyama.
Belki de bu yüzden çaya dair satırlara dikkat kesildim bu gün.
Benim dikkatimi çekti, hoşuma da gitti.
Dedim tamam, bir Cumartesi gününe farklılık katacak bir yazı.
Gönülden gönle duyulan saf sevgi bulmak zor ama o duyguları yansıtan bir de aşk muhabbetim var bu gün.
Tamam tamam, sözü fazla uzatmıyorum, çayları yudumlarken bir yandan da muhabbet edelim olmaz mı?
* * *
Cam bir çay bardağa vuran çay kaşığının sesi ayrı bir keyif katar o eşsiz ana. Bu nedenle şekerli içmelidir çayı. Tek de olsa, yarım da olsa sırf çay kaşığının cam bardağa vurduğunda çıkardığı o melodik şıngırtıyı duymak için şeker atmalı.İnce belli bardak, hakiki demlenmiş çayın ezeli ve ebedi keyif ortağı da olsa; cam olduktan sonra fincanda da çayın keyfi bir başka. Bir de porselen demlikte demleniyor ise çay, ne ala.
En taze suyu koymalı çaydanlığın alt tarafına. Isıya en yakın noktadaki su tanesinin buhara dönme çabası ve ısındıkça daha soğuk tanelerini delerek yüzeye yaklaşmaya çalışması…
Ve bu yolculukta bize dinlettiği “tıs”lama çay keyfinin en baş noktası.
Susmalı “tıs” her tanenin aynı sıcaklığa ulaştığı anda. Belki on, belki onbeş dakika.
Porselen demliğe bırakılmış çay tanelerine ulaşınca tek sıcaklıktaki su; o koku, suyun çay tanesinden aldığı koku anlık da olsa ortama yayılacaktır. Çay tanesi ile sıcak suyun tanışma süreci yirmi dakika.
Siyah çay taneleri ile renkten mahrum suyun, mucizevi bir şekilde kırmızı renge dönüşeceği sürenin adıdır yirmi dakika.
Ocağın kenarında, bir tepsi içerisinde bekleyen cam bardaklar için artık çay hazırdır. Çay hazırdır da porselen demlikten bardağa boşalan çay, tanelerini süzgeçte bırakacaktır. Çay taneleri ruhunu ve nihayetinde ismini sıcak suya verecek ve süzgecin üst kısmında bardağa geçmemesi gereken taneler olarak kalacaktır.
Çay artık bardaktadır.
Keyif belki oturma odasına belki de salona doğru yol almaktadır.
Son sözü Elif Şebnem Akal’ın şiirine bırakalım :
Zor değil, hiç zor değil,
demli çayı bardakta
karıştırıp bir başına
yudumlamak doyasıya.
Ama
‘çaya kaç şeker alırsın?’
Diye soran bir ses
olmalı ya ara sıra
* * *
Sabah güzel başlamıştı. Gecesinde sıkça uyanmış olsa da yaşamış olduğu heyecan, sabahına bir dinçlik katmıştı. Bahar yorgunluğunu yaşamıyordu. Ailesi ile kahvaltı yaptı. Sabah serinliği balkonun açık kapısından mutfağa doluyor, her telden muhabbete eşlik ediyordu.Henüz bir günlük olan sakallarını kesti. Yeni aldığı losyondan süründü. Koku yeniydi. Beğenmiş ve ikinci kez düşünmeden almıştı. Yeni bir güne yeni bir koku ile başlıyordu.
“Sen, kaçan ürkek bir ceylansın dağda/Ben, peşine düşmüş bir canavarım/İstersen dünyayı çağır imdada/Sen varsın dünyada, bir de ben varım” (*)
En taze çiçek kokularının, ağaç yapraklarının arasından; fıskıyenin suları ile yayılan toprak kokusunu içine çekerek apartmanın bahçesinden çıktı. Her sabah yaptığı gibi görevliye, gülümseyen bir günaydın verdi.
Önceki gün içini ve dışını yıkatmış olduğu arabasına ferahlıkla bindi. Temizin sadece bir görüntü değil aynı zamanda bir koku olduğuna bir kez daha inandı. Araba temiz kokuyordu.
“Seni korkutacak geçtiğin yollar/Arkandan gelecek hep ayak sesim/Sarıp vücudunu belirsiz kollar/Enseni yakacak ateş nefesim”(*)
Trafik, geniş caddelerden hızla akıyordu. Tali yollardan çıkmak isteyenlere büyük bir hoşgörü ile yol veriyor ve kendisine verilmeyen izinlere de tepki göstermiyordu. Almadan vermek, bugün, ona zor değildi.
Park sorunu yaşatmayacağını bildiği sokağa girdi. Öyle de oldu. İlk bulduğu aralığa, tek bir manevra ile parketti. İndi. Saatine baktı, henüz vakti vardı. Neşe dolu kalabalığın arasına kendini bıraktı. Ona göre heskes neşe doluydu.
“Kimsesiz odanda kış geceleri/İçin ürperdiği demler beni an!/De ki:Odur sarsan pencereleri/De ki:Rüzgar değil, odur haykıran!”(*)
Sonra güneş hiç ısıtmaz oldu. Sonra bir dilenci ürkek bir yakarışla yardım dilendi. Sonra bütün arabalar anlaşmışçasına korna çalmadan caddeden ilerledi. Sonra hiç tanımadığı bir adam, hiç tanımadığı başka bir adama adres sordu.
Sonra tek bir gül; kendi kokusunda tek bir gül elindeydi.
“Ne vakit bir yaşamak düşünsem/Sus deyip adınla başlıyorum/İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin/Hayır başka türlü olmayacak/Ben sana mecburum bilemezsin…”(**)
Vakit geldi.
Sokağın karşı köşesindeydi.
Ona doğru ilerlerken her bir saniye saatlere dönüyordu. Ona doğru ilerlerken arabalar büyük bir saygı ile duruyor ve yol veriyorlardı. Ona doğru ilerlerken kalbinde bir titreme duyuyor, elleri terliyor, yüzü gülümsüyordu. Ona doğru ilerlerken hayat yeniden başlıyordu.
Sokağın karşı köşesindeydi. Her ikisi de.
Kalın çerçeveli güneş gözlüğünü çıkardı. Artık gözler korunmaya değil, bir şeyler anlatmaya hazırdı. Kalpten gelen titreme, gözleri en içten şekilde gülümsetiyordu.
Sonra eller tutuştu. Gözler bakıştı.
“Merhaba” duyuldu. Aynı anda, aynı tonda, aynı heyecanla. Her iki ağızdan da.
Merhaba. Aşka Merhaba.