Günümüz mesleklerinin çoğunda kaotik bir ortam yani ne yaptığını bilmeyen, nasılı, niçini, hangi ortamda ve kimler ile yapılacağı bilinmeden bir takım mal ve hizmetler üretiliyor ve tıpkı sevgisiz yapılan bir yemek gibi bir türlü iflah olamıyoruz, mide ağrımız asla geçmiyor.
10 uncu asırda başladığı düşünülen ve 13 üncü yüzyıla kadar yoğun bir şekilde Anadolu' da yaşayan Ahilik'te, temel ilke, meslek gruplarına dâhil olanların kesin eşitliğidir, bütün üyeler birbiri ile "kardeş" sayılır, küçükten büyüğü (yaş, aşama bakımından) doğru sınırsız bir saygı vardır.
Bu saygı ahilik kuralları gereğincedir. Ahilik, bir teşkilat olduğundan ona her isteyen giremez, girecek olanda belli nitelikler aranır. Teşkilata, teşkilattan yetkili bir kimsenin aracılığı, onayı, önerisi üzerine girilir.
Belli kurallara göre uygulanan bir giriş töreni vardır. Ahiliğe giren kimsenin, belli aşamalara göre yükselmesi, bütün aşamalarda başarı gösterdikten sonra "şeyh" olması gerekir. Şeyh olmak ise zamana, teşkilatta belli görevleri yerine getirmeye, uzman olmaya bağlıdır. Ahiliğe girmesi uygun görülen kimseye, belli bir törenle "kuşak" (şed) bağlanır. Bu kuşak bağlamanın anlamı, teşkilatın bir üyesi olmak, kendini ahiliğe vermek, ahilik kurallarına uymak, yasalarına bağlanmak demektir.
Ahilik'te dinsizlerin, dedikoducuların, falcıların, yıldızlara bakarak geleceği bilmek-bildirmek isteyenlerin, peygamberlere saygısızlık edenlerin, hamam tellaklarının, çığırtkanların (dellalların), pişekarların (bir işte öncülük -açıklayıcılık edenlerin), kasapların, cerrahların, bayrak taşıyıcıların (alemdar) başkalarının kargışlayanların (beddua edenlerin), hırsızların (bir nesneyi değerinden yükseğine satanların) yeri yoktur. Bu on iki nitelikten birini taşıyan kimseler, teşkilatta olsa bile (sonradan), bir daha alınmamak üzere koyulur. Ahi olabilmek için de şeriat, tarikat, marifet gibi üç alanda bilgi edinmek gereklidir. Bu bilgilerin varlığı saptandıktan sonra gence kuşak (şed) bağlanır.
Kuşak sarmış, teşkilata girmiş kimsenin şu nitelikleri de taşıması gerekir: Sözünü ölçülü; yerinde söylemek, değer bilir olmak bu nitelikte sürekli bulunmak, yardım sever olmak, güler yüzlü olmak, tatlı dilli olmak, kimsenin arkasından laf etmemek.
Ahilik'in, bütün topluluk da uygulanması, genel bir kural niteliği taşıyan altı ilkesi vardır:
Elini açık tut, sofranı açık tut, gözünü bağlı tut, kapını açık tut, belini bağlı tut, dilini bağlı tut...
Ahilik'in, Anadolu'da öncüsü olarak Ahi' Evren Veli gösterilir ancak birliğin kurucusu o değildir. Ahi Evren, 13 üncü yüzyıl sonlarına değin yaşamıştır. İlk teşkilatı Ankara'da düzenlemiştir. Bu teşkilatın iç düzenine göre, bir uğraş türünün başında bir yetkili bulunur, işçileri o yönetir, yönlendirir. İşçilerin, başlangıçtan ustalığa değin yükselme aşamalarını yönetir. Çalışamayacak durumda olanlara, yaşlılara ahilik düzenine göre bakılır, onların geçimi sağlanır, yatacak yer bulunurdu.
Ahilikten kovulmamışsa, Ahi olan ölünceye değin kurumun içinde kalır. Ustalık aşamasına gelince, yeni bir iş tutmak, yetkilinin vereceği yetkiye bağlıdır. Yeni iş, yeni bir törenle açılır, düzenlenir. İş, işyeri kutsaldır, saygınlığı dokunulmazdır.
Ahi Evren'in yaşamı söylencelerle, olağanüstü olaylarla süslenmiş, doğal gerçeğinden uzaklaştırılmıştır. Onda, Anadolu insanın sevdiği kimseyi nasıl gördüğünün, yaşattığının belirtileri açıklığa kavuşmuştur.
Ahilik, daha sonraları yavaşlamış, özellikle Yeniçeri Ocağı kurulduktan sonra etkinliği yitirmiş tek tek kişilerin benimsediği bir yol olarak biraz daha sürmüşse de, toplum kurumu olma özelliğinden uzaklaşmıştır. Ancak Ahilik'in, bir tarih kurumu olarak, büsbütün ortadan kalkmadığı, bir gelenek olarak sürdüğü tartışma götürmez. Osmanlı toplumundaki bütün iş kuruluşları (esnaf örgütleri) Ahilik'in biçim 'değiştirmiş kollarıdır. Osmanlı toplumunda usta-çırak geleneği, iş kolunda küçüğün büyüğe kesin saygısı, karşılıklı yardımlaşmalar, uğraş dayanışmaları hep Ahilik'in ürünleridir.
Bunlardan bahsederken aklıma iki farklı Ahilik ile ilgili uygulama geldi, bunlardan ilki pabucun dama atılması ikincisi de püf noktasını bilmek, şimdi de bunlardan söz etmek istiyorum:
Ayakkabıcılık yapan bir esnaf müşterisine bir pabuç yapmış. Pabuç sağlam olmayıp, kusurlu çıktığı için, müşteri gidip Ahilik teşkilatının yetkili kurullarına şikâyette bulunmuş. Yetkililer durumu incelemiş ve müşterinin haklı olduğuna karar vermişler. Teşkilat, müşterinin zararını tazmin edip kötü mal imal eden ayakkabıcının pabucunu dama atmışlar.
Yani, yanlış yapan ceremesini çeker…
Cereme; Osmanlı zamanında suçluların hapisten çıktıktan sonra, önceden suçlu oldukları için ödedikleri vergi... Buna ithafen, “bu suçu işledin ceremesini de ödeyeceksin, çekeceksin” denir.
Vaktiyle testi, vazo, çanak-çömlek imal edilen kasabaların birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir kalfa, işinde uzmanlaştığına inanıp, kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ayrıca kendisinin de bir testi imalathanesi açacak kadar bu hususta bilgi birikiminin olduğunu ve buna da hakkı bulunduğunu belirtir. Usta, kalfanın bu tavrı karşısında önce tebessüm eder, sonra kendisin henüz işin püf noktasını öğrenmediğini söyler.
Kalfa, ustasının bu sözlerine itiraz eder, ustasının bu sonu gelmez nasihatlerinden bıkıp hırsa kapılan kalfa, ustasından icazet almadan bir dükkân açmış. Gider, bir testi imalathanesi açar, fırınını kurar testi imalatına başlar. Bütün işlemleri ustasının yanındaki gibi yaptığı, testi toprağında aynı hamuru kullandığı halde hiç sağlam testi üretemez.
Bin bir emek ile yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe rağmen orasından burasından yarılıp, çatlıyormuş. Zavallı kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemeyince, çaresiz ve mahcup bir şekilde ustasına gidip durumu anlatmış. İşinin uzmanı tecrübeli usta:
-Sana demedim mi evladım, sen bu işin “püf noktası”nı henüz öğrenmedin. Bu sanatın uzmanlık gerektiren “bir püf noktası” vardır.
Eski kalfasına bu işin “püf noktası”nı öğretmeye karar veren usta, tezgâha bir miktar çamur koymuş ve kalfasına:
-Haydi, geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben de sana bu işin “püf noktası”nı göstereyim, demiş.
Eski kalfa ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta, önünde dönen testiyi dikkatle takip edip arada bir “püf” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatıp bütün emekleri zayi edecek olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp yok etmiş ve böylece çırak da bu sanatın “püf noktası”nı öğrenmiş.
Her sanatın incelik, uzmanlık gereken kısmına da o günden sonra “püf noktası” denilmeye başlanmış. Ustasından “püf noktası”nı öğrenen ve ustasının duasını alan kalfa da dükkânına dönerek sağlam testiler üretmeye başlamış. Bu örnek olay, ustanın önemini ifade etmekle kalmayıp işi öğrendiğine dair ustasından olur almadan yapılacak çalışmaların da yarım kalacağını belirtir.
İşte böyle biraz geriye dönüp işinin erbabı olanlardan, Ahilik şuuru ile üretenlerden alacak o kadar çok dersler var ki…