Geçen yıl bu günlerde kaleme aldığım, biraz sonra okuyacağınız satırları ortaya çıkaran aşk hikayesine konu olan şahsın kısa bir süre önce vefat ettiğini öğrendim.
Adını, şanını, kimin nesi olduğunu bilmiyorum ama gıyaben tanıyorum.
Ölüm onun için kurtuluş oldu ve gerçek sevgiliye ulaştı.
Gerçek sevgili vuslatın ta kendisi.
Onu bu dünyadan bırakıp gideni ise Allah’ın huzurunda onu bekleyecek.
Adı, şanı belli olmayan bir aşkın bu dünyadan göçünün anısına geçen yıl kaleme aldığım duygu yüklü aşk hikayesini bir kez daha hatırlamak/hatırlatmak istedim.
Sözü fazla uzatmayım buyurun birlikte okuyalım:
Kim bilir nasıl başlamıştı sevgileri.
Hangi hayaller buluşturmuştu gözlerindeki ışığı.
Ve o hayallerde var ettikleri çocukları ile
Kırmızı kiremitli evlerinde ne de mutlu olacaklardı.
Olmadılar mı, oldular elbette.
Genç bir delikanlı ile güzeller güzeli yarinin hayalleri yaşadıkları köyden daha büyüktü.
Uzaktan bakanların yaşanan bu sevgiyi görme kabiliyetleri olsu, bir Ferhat, bir Şirin daha çıkardı ortaya.
Evlendiler…
Çok ama çok mutlu oldular.
Çocukları da oldu.
Kırmızı kiremitli evlerinin içi hiçbir zaman sessizliğe gebe olmadı. Bahçelerinde açan güller kadar güzel bir yaşantıları vardı.
Ama ömür işte, geçip gidiyor bir anda. Tıpkı bahçedeki güller misali, her doğuşun bir de soluşu oluyor.
Çocuklar büyüdü. Her biri ekmek davasına göç ettiler sevgi dolu yuvalarından.
Artık annelerinin kurduğu sıcak yataklarda uyumuyor,
Babalarının getirdiği dumanı üzerindeki ekmeği tadı yoktu sofralarında.
Gönüllerinin büyük bölümünü bırakıp gittikleri gurbet yolculuğu adam ve kadını ilk günkü gibi yapmıştı.
Yapa yalnızdılar.
Yalnız, ama sevgi dolu.
Fakat kalplerinde sadece bir birlerine duydukları sevgi ve hayaller değil, çocukları vardı.
Zaman çok hızlı ilerliyor, yıllar yılları alal acele kovalıyordu.
Ah be zaman! Bu ne acele deme şansı olmadan çoktan saçlara ak,
Yüzlere derin hayat çizgileri,
Kalplere de yılların yorgunluğu yüklenmişti bir kere.
Hızla geçen zaman adam ve kadının sevgisini azaltmamış, aksine büyütmüş, çok büyütmüştü,
Günlerden bir gün bahçedeki güle düşen kar misali ölüm çalmıştı kapıyı.
Ayrılık vaktiydi, beklemezdi ilahi vuslat!
Yolculuk zamanı kadın için çalıyordu kapıyı…
Ayrılık ah ayrılık …
Ölüm yaşlı kadını vuslata erdirirken çaresiz adam bir başına kalmıştı dünyada.
Sevgisini verdiği kadın toprağın olmuş, o sevgiyle yoğrulan evlatlar el…
Hayat arkadaşı gittiği günden beri yalnızdı.
Sevgiyle büyüyen çocukları anlamıyordu yaşlı adamı, yalnızlık prangası düşmüştü bir kere.
Ayrılığa mı yansın en değer verdiği varlıktan, canından yoksun ve yalnız kaldığına mı.
Sevgisini yüreğine gömdü, bir kere daha sevmese de yeni bir hayat kurdu kendine.
Yeni bir eş buldu.
Yeni bir yuva.
Sıcak değil di önceki gibi.
Sevgi, aşk, gözlerde ışıltı yoktu.
Yoktu yok olmasına ama en azından görüntü de yalnız değildi.
Yemeğini yapan, yatağını kuran, evini temizleyen biri vardı.
Yaş kemale erip, bastona düşünce ihtiyaçları karşılayamaz olmuştu adam.
Ama kader bu ya, ikinci hanımı hastalanıp yatağa düşmüştü.
Hikaye bu ya, adam kendine bakamazken hayat arkadaşı bakıma muhtaç kalmıştı.
Evlatları da bakmıyordu ne olacaktı şimdi?
Bu sorunun yanıtını bu sabah evden işe gelirken dolmuşta karşılaştığım, eli bastonlu, ak saçlı, ak sakallı amcadan dinleyelim olur mu?
Hemen yakınlarımızda komşu bir ilde oturan yaşlı adamı kızı kolundan tuttuğu gibi Yozgat’a huzur evine getirmiş.
Çakır gözlü, delikanlı endamlı yaşlı amcayla dolmuşta karşılaştığım an yukarıdaki hikayenin çıkacağını tahmin etmiştim.
Çapanoğlu Büyük Camii’n yerini öğrenmek için benimle konuştuğu an yabancı olduğunu, kızı tarafından Yozgat’a getirildiğini söylemişti.
Kimsen yok mu dediğim de, eşinin öldüğünü, ikinci eşinin de bakıma muhtaç felçli hale geldiğini söyledi.
Dolmuştan inmeden önceki son sözü ise, ‘Kadın öldü, ev viran oldu’ şeklinde dilinden düştü.
Bu kısacak sohbetin hikayesini yazmak da bana düştü.
Erkeğin kadını öldüğü an başlıyor gerçek acılar bunu bir kere daha anladım.
Kadın öldüğü an erkek de ölüyor. Ev viran...
Bundan sonra yaşananlar erkek için ölümden de beter oluyor.
Her an acıtıyor!..
T.Y’nin sözü: “Giden gönlün yarısıysa toprağa, kalan iflah olmuyor yarım parçayla…”
YOZGAT RÜZGARI
Randevu sistemi iyi ama eksikleri var
Devlet Hastanelerinde kısa bir süre önce “Randevu sistemiyle muayene” olma dönemi başladı.Randevu sistemi iyi ama eksikleri var
Sistem geç kalınmış ama vatandaş adına fevkalade önemli bir uygulama.
Yozgat’tan hatırlayın lütfen,
Sabahın kör karanlığında hastane yollarına düşüp, ayakta saatlerce kuyruk beklemedik mi yıllar yılı.
O kuyrukta yapılan kavgalar, atışmalar, moral bozukluğu…
Aman Allah’ım kabus gibi…
Her fırsatta bu durumu gündeme getirip, özel hastanenin yaptığını devlet hastanesi neden yapamıyor diyordum ki,
Sağlık Bakanlığı merkezli Randevu Sistemi başladı.
Geçte olsa emeği geçenler sağ olsun.
Ama sistemde, ya da uygulamada bir aksaklık var.
İnsanlar 182 nolu telefonu aradıklarında istedikleri gibi randevu alamadıklarını,
Kimi zaman görevlilerin istenilen doktorun ertesi güne çalışıp çalışmadığını bilmediği için randevu veremeyeceklerini,
Ve buna benzer bazı sorunları öne sürdürdükleri haberlerini alıyoruz.
Sistem güzel ama uygulanırsa.
Sistem üzer eksikleriyle uygulanmaya devam ederse..