En çok da tarlaları düşünüyordum.
Her şey takdiri ilahi lakin kar yağmadığı vakit tarladaki buğday tohumlarının çürümesi an meselesiydi.
Konunu uzmanı Ziraat Odası Başkanı İsmail Açıkgöz’le son görüşmemizde, bu günlerde kar bekliyoruz, yoksa tohumlar suyu bulmuş, tam filiz vermek üzereyken kuraklık başladı dedi.
Şükür haftanın ilk gününe beyazlar altında uyandık.
Kar anne kucağı misali, sarıp sarmaladı Yozgat’ı…
Bir anda her yer, her şey bembeyaz oldu.
İnsan hayatı gibi.
Bir bakmışınız bir anda her şey bembeyaz.
O beyaz örtü her ne kadar siyahın rengini gizlemek için de olsa güneş doğuncaya kadar her şey beyaz olur.
Yozgat’ın beyazlığı başka. Daha güzel, daha berrak.
İnsanlarını beyaza bürüyemese de toprağını, ağacını, dağını, tepesini, nehrini, gölünü beyaza boyadı.
İnsan hayatı da kimi zaman beyaza bürünür.
Siyahlıklar, karalar, koyuluklar bir anda görünmez olur.
Kar altında kalan toprak, kar altında kalan ağaçlar, dağlar misali.
Bir müddet beyaza bürünür.
Ömür bu dört mevsim gibi.
Kimi zaman güneş doğar, kimi zaman kar yağar.
Bana göre kar yağdığında üzeri beyaza bürünün kara lekelerin olmaması.
Ya da azlığı.
Ondan gerisi aslında boş.
Nereye kar yağarsa yağsın gönlünüzdeki güneş hiç batmasın…
Kışın karı da güzel yazın güneşi de.
Önemli olan o güzelliği görebilmek.
Kar’ı gizleyen olarak değil güzellik olarak algılayabilmek.
Çiftçi kar bekliyordu şükürler olsun yağdı.
Hayırlısıyla devamı dileğimiz.
Sözü bu gün fazla uzatmayacağım, bir kar hikayesi var çok hoşuma giden.
İnsan hayatını anlatıyor sanki…
Buyurun beraber okuyalım…
* * *
Kar yağışı yüzünden aç kalan kargalar, eski bir çiftlik evinin ambarından aşırdıkları bir somak tohumluk mısırı paylaşmak için birbirini kovalamaya başlamış, bu arada iki mısır tanesini, civardaki en yüksek tepenin zirvesine düşürmüştü.
Tanelerden biri yuvarlakçaydı. Bütün çiftçiler, o tür tanelerin yumuşak başlı olduğunu ve nereye konursa konsun, bir an evvel filiz çıkartma gayreti içine girdiğini biliyordu. Diğer tane ise biraz sivriydi. Gerçi aynı somaktan çıkmıştı ama, çiftçilerin deyimiyle “dik başlı” idi. Bunlar, ekildiği yerde söylenip durur, risk altına girmekten korkarlardı.
Sıcak ambarlarında tembelleşen taneler, kendilerini dağ başında bulunca şaşırdılar. Beyaz renkten başka bir şey görünmüyordu. İçlerindeki öz suları donma noktasına getiren keskin bir rüzgar, onlar için en büyük tehlikeydi.
Yumuşak başlı olan:
“Vadiye inmemiz gerekir!. dedi. Burda kalırsak eğer, kesinlikle donarız!.”
Dik başlısı sadece gülüp geçti. Ona göre böyle bir şey mümkün değildi. Ne ayakları vardı, ne de kuş kanatları. En çıkar yol, baharı beklemekti. Gerçi tohumluk olarak seçilmişti ama, başka mısırlar için toprak altına girmek, vücudunu zorlayarak çatlatmak gereksizdi. Kendi hayatını yaşar, mutlu olurdu. Ona göre yapılması gereken tek şey, birbirine sokulmak, donmamaya çalışmak, karın altına inip rüzgardan korunmaktı.
Yumuşak başlı tane, buna itiraz edip:
- Bahar gelene kadar donmasak bile, bu çorak yerlerde filiz verilmez!. dedi. Biliyorsun sahibimiz bize bir görev verdi. Ve iyi bir nesil için, bizleri seçti. Sadece sağ kalmak yeterli olmaz!.”
Dik başlı tane:
“Merak ettim doğrusu? diye güldü. Bu dağlardan nasıl inebilirsin?
“O benim vazifem değil!.” dedi diğeri. “Ben sadece o yolda bulunurum!. Hem bazen, yaşamak ve yaşatmak için, ölmeyi göze almak gerekmez mi?”
Görüşleri farklıydı. Dik başlı tane, filiz vermekten vazgeçti. O tepede kalarak, bütün duygularını ve hayatını dondurdu. Diğeri ise, aşağıdaki vadilerin net olarak görüldüğü durgun bir günde, kendini dağdan aşağı bıraktı. İlk önceleri, arkasından esen rüzgarla sürüklendi. Sağı solu karla kaplandığında, git gide ağırlaştı, Vadiye doğru taklalar atarken, her an büyüyor, büyüdükçe daha hızlanıyordu. Kısa bir süre sonra, dev bir kartopu haline dönüştü. Önüne çıkan çalılar, bodur ağaçlar, ona dayanamadı. Hepsi yol vermek zorunda kalmıştı.
Kartopu, vadiye inince durdu. Üç gün önce yağan kar çoktan dinmiş, sıcacık bir güneş kendini göstermişti. Kartopunun içindeki mısır tanesi, o güzelim vadisine kavuştu. Ve eriyen kar sularıyla birlikte, onun verimli topraklarında hayat buldu.
Çiftçiler, mevsimi geldiğinde, zirvenin alt kısmında, o ana kadar gördükleri en mükemmel mısırlarla karşılaştılar. Ve onları tohumluk olarak sakladılar.
Yumuşak başlı tane, bir anda binlerce mısırda hayat buldu. Onların gözünden dünyaya bakar, onlarla gurur duyar, mutlu olurdu.
Bir de...
Bir de, ara sıra karlı dağlara dönüp, derinden derine iç geçirirdi.