Herkes kendisine bir itibar, bir fors arıyordu. İşte bende falancanın Amcasının oğluyla askerlik yaptım, bende fişmancanın kaynıyla Ankara’da İstanbul’da çalıştım diye uyduruk hikayeler anlatıyorlardı. Gündemin tek konusu her zaman hayali yalan dolanla itibar temin etme arayışlarıydı.
Televizyon köyümüze oldukça yenilikler getirmişti. Hem gümdemi değiştirdi, hem oradaki hareket ve davranışların mevcut imkanların meşruluğu sayesinde uygulama alanları doğurmuştu. Çocuklar bile döğüşe başlamadan önce kart vaziyeti alıyorlar ve çek silahını alçak herif falan gibi filmsel sözler sarfediyorlardı. Oysaki eski döğüşlerin başlangıç ve bitiş aşamaları ağır küfürler ve kaba davranışlardı. Taşlaşma, sopa, kazma, kürek vs. gibi savunmaya yardımcı araçlar ise kavganın tuzu biberiydi. Gerçi döğüşte yenilen hemen eski geleneklere dönüp küfür ve savunma gereçleri kullanıyordu ama yenen genellikle Amerikan vari döğüşüyordu. Yeni nesil bu yeniliklere kolay adapte oluyor, televizyondaki yabancı ve yerli terimleri ihtiyarların kalıplaşmış şivelerine uyarlanarak telaffuzları ise başlı başına bir komedi oluşturuyordu. Filmlerdeki kadın erkek ilişkilerinde erkeklerle konuşan kadınlara f..., helede öpüşme sahneleri falan olunca hep bir ağızdan vay k... vaay diye yüksek sesle hayıflanıyorlardı.
Tabiki ertesi gün ise bunun yorum yeri köyün meşhur siyaset arenası olan kambur köprüydü.
Sinbad adlı bir çizgi filim vardı. Bu filimdeki sihirbazlıklar, filmin çizgisel efsaneleştirilmesi büyük hayretler uyandırıyordu. Sihirli lambadan çıkan devin mucizeleri, daha değişik mucizevi hareketler anlatılıyordu. Veli dayı konuya bir giriş yaptı.
- Ula o ahşamki ı... neyidi la!
- Gurbanızım guccücük şişenin içinden köy gadar dev çıhdı le?
- he la ben de onu diyomya!
- Rahmetlik ebem anlatırdıda hekayelerinde biz hekaye deyip geçerdik.
Ula salah o cızgı filim. O da ebeyin anlatdığı gibi bi hekaye, oğluyun evinde Angarada nede heç bahmadınnı?
- Bahdımda ben böyle bibişey heç gormedim. Demek budamı hekaye?
- Tabi hekaye, sende amma cahil galmışsın oğlüm.
Ordan Nurettinin Durak söze girdi.
- Onlar hekaye biliyohda geçen kediyinen fare negatlek nizah etti bilyonnu?. Banada anlatırdı anam filan şişeden dev çıkan hekayeleride, yalınız kediyi fare doğdü la!
- He la o, ona, o, ona ha bire tarh, tarh vuruyoda bi baba dağmiyo le. Zabahdan ahşama gadar doğüşdülerde heç bibirine bişey olmadı le.
- Kediyi zatin goğün depesinden yere atsan 4 ayağı üstüne düşermiş. Peygamber efendimize yardımda bulunmuşda oda sırtın yere gelmesin demiş ya. - Tabi ki kedi yarayışlı hayvan. Devamı yarın
- Kedi yarayışlı hayvan da öbürü ne demeli. Goca kedi ona eline ne geçdiyse vuruyo, ş... bişey olmuyo.
- Emşerim onunda bi faydası vardır mutlaka, Dünya bi düzen üzerine gurulmuş. Bah her hayvanın tabiyata bi faydası var. Ne gatlek zararı olsada mutlaha bi faydası var.
Bazı odalara çaktırmadan bir kez daha girerdik. “Sen yine geldin ya ulan” derlerdi ama biz gelmediğimize inandırır, emelimize ulaşırdık. Topladığımız şekerleri evlerimize getirir bir köşeye saklardık. Çoğumuzun annesi bu şekerlerle bir kaç bayram geçiştirirdi. Diyorumya sefilliğin de çok güzellikleri vardı. İnsanlar birbirlerinin canına, özellikle malına çok saygılıydılar. Herkesin geliri herkes tarafından biliniyordu. Kimse kaldırdığı ürünle ertesi yılı rahat getiremiyordu. Çile dolu insanlardı. Ama gönülleri zengin, kalpleri sevgi doluydular. Genelde herkesin Bankalara, tüccarlara borcu vardı.
Rahmetlik köylümüz İdi Dayı alacağını tahsil etmeye harman kalkı kalkmaz gelen bir alacaklısına “Bek zamansız geldin hiyerif” demiş. Çünkü bir harman değil ya on harmanda kaldırsa o derbederin ödeyecek hiç gücü yokmuş. Köylü birlik olup en düşkününü kurtarma gayretine girmektelermiş.
Alcı Köyü genelde şair insanların yoğun olduğu bir köydü. Çünkü insanlar aç, açık, zavallı durumlardaki birçok sefaletlerini kimseyle paylaşamaz halde olduklarından, içlerindeki sıkıntılarını şiirlere dökmüşlerdi. İnsanlar çile dolu yaşamlarının stresinden belkide sadece böyle uzaklaşıyorlardı.
Televizyon insanların ufkunu değiştirmişti. Herkes ordaki karakterlerden bahsediyor, şarkıcılara ve artistlere benzeyen çocuklarını, köylülerini ve çevre köylülerini sayıyorlardı.
Televizyonda gördükleri hayvanlara şaşırıyor, kazalar ve toplumsal çatışmaları korkarak izliyorlardı. Galiba bilinçlenme sürecinin başlangıcı böyle oluyordu. Televizyonda çıkan bir kadının ekrandan cephe olarak görünüşü karşısındakiyle göz göze gelmesi hali, her izleyicinin yeminle o kadının kendilerine baktığının ispatı gayretine sokuyordu. Zaten bıyık kıvratmak kadına karşı bir kur yapmak sayıldığı için her kadın çıkışında yüzde kırkının elleri bıyıklarındaydı. Akşam seyrettiklerini sabahtan akşama kadar yorumlarlar, ordakilerin hareketlerini köy kanunlarına göre yorumlarlardı. Bir gün yine bir sohbet esnasında Gocenin İdiriz ve Dınılı İzet konuşuyorlardı;
Ahşam gordünnü la Gımbır Garıya benziyen bir avrat vardı ya?
Hee!.
O fışgı İzmirde ben asgeriken pavyonda çalışıyodu..
Sayımı la... Get acik yalan söylüyon gibi geliyo!..
Sana neye yalan gonuşacağım oğlum, get inanmıyosan onu bilen birine sor.
Nerde bulacağam oğlum onu tanısam benim işim ne köyde.
E o zaman sana yalan borcum mu var?
Doğrudur gardaşım..