Devlet çalışanlarıyla oturup bir karara varmalı. Çalışanına sendikal haklarını tanımalı.Sadece benim dediğim doğru fikrinden vazgeçmeli. Maaş artışını insanca yaşayabileceği bir konumda yapmalı. Çalışan haklı, her geçen gün eklenen zamlar memurun, işçinin maaşından götürüyor.
Ekmeğe, elektriğe, doğalgaza, gıda ve sebze fiyatlarına gelen zamlar maaş artışlarını üç-beş defa katlayıp geçiyor.
Haklı olarak da çalışanlar hükümetten bu farkları talep ediyor. Talepleri maalesef önemsenmiyor. Piyasalar, Ürünler, kiralar, konutlar artarken memurun maaşı sabit kalıyor.Yapılan artışlara artış demek insafsızlık olur.
İkinci önemli bir nokta daha var. Piyasalar çok durgun, esnaf sıkıntılı, para yok, satış yok!.. Bu sıkıntıdan nasıl kurtuluruz?
Piyasaları, esnafı, tüccarı rahatlatmanın yolundan birisi de memurun, işçinin ve çalışanın maaşını artırmaktır. Niçin mi? Alım gücü olmayan çalışanlar neyi, nasıl ve hangi parayla alacaklar? Bakın onların hepsi bankalar borçlu. Banklar dan para çıkıyor mu?
Tartışılan konulardan birisi de bu: Çalışan kesimin parası bankada kalıyor, dışarı çıkmıyor! Neden? İçeri borçlu, kimi kredi çekmiş, kimi ev almış, kimi araba almış, kimisi de kredi kartlarına mahkum hale gelmiş! Bu tespitlerde de haklılık payı çok. Banklar ne yapıyor, düşük faiz adı altında masraflar yükleyip memuru ipotek altına alıyor.
Bugün çalışan-Memur, işçinin maaşı üç-beş yıldır aynı seviyelerde duruyor. Fiyatlar aynı seviyede mi? Hayır! Fiyatlar artıp, zamların ardı arkası kesilmezken memura-işçiye beş yıl önceki maaşla geçin demek insafsızlık olmaz mı? Onun için çalışan maaş artışı istemekte haklı. Orasını bilmem; onu hükümetle memur sendikaları oturup konuşmalıdırlar.Hükümet de sendikaların haklı taleplerine cevap vermeli.
Düne göre Memur daha iyi noktada değil, bunu peşinen kabul etmeniz gerekiyor. İstikrarın korunmuş olması, ihracatın artışı, enflasyonun frenlenmesi, ekonominin rahatlaması hepimizi sevindirecektir. Tabii ki her şeyin dengeli yürütülmesi gerekiyor, insanımız bunun farkındadır!..
Öyle zannediyorum ki, ülkemizin üretim de, sanayi de, işsizlikte, dış borçların karşılanmasında ciddi sorunları yaşıyor. Bunları aşabilmek, birlik ve beraberliğimizi korumaya ve dayanışmaya bağlı... Çalışan hakkını alabilmek adına mücadele veriyor. Haklı olduklarını ifade ediyoruz. Memur, işçi rahatlamadan piyasalarda rahatlamaz diyoruz! Ancak bu ara unutulan bir kesim daha var, o da emekli kesimi!
Onların hakkını ne savunan var, ne de onları savunabilecek bir kurum. Emeklinin işi Allah'a kalmış.Vicdanlara seslenmek lazım.
“Hayat zor, geçim zor! En iyisi hiç emekli olmamak!” Bu doğru mu?
Tabii ki yanlış. O denli işsizliğin olduğu bir ülkede hiç emekli olmamak veya emekli olmamak ta direnmek doğru olur mu? Emeklinin yaşamını görünce bu düşünceyi insanın onaylaması mecbur kalıyor.
Dikkat buyurun 500-600 liraya mahkum edilmiş binlerce emekli var. Böyle bir dönemde bu ücretler açlık sınırının da altında kalıyor. Bin TL bile yoksulluk sınırın altı olduğu halde bin TL alan emekli çok az!
Emeklisini, yaşlısını, ihtiyarını perişan eden bir devlet devlet baba olarak nitelendirilebilir mi?
Beş yılda bir gelip oy istemekle her şey bitmiyor? Yozgat'ta emekli kahvesi, emekli mekanı yok ama; Cami diplerine, duvar diplerine buyurup onların halini bir araştırıverseniz? Zahmet olacak ya…, Emeklinin nasıl, neyle geçindiklerini bir araştırıverseniz.
Sonra da Meclise gidip onların perişan halini yetkililere, ilgililere anlatıverseniz diyorum.
Emekli perişan, emekli mağdur, emekli ciddi bir yaşam mücadelesi içinde. Alım gücü yok, yaşam standardı düşük. açlık ve yoksulluk sınırının altında bir hayat sürmekteler.
Avrupalı emekli maaşı ile Dünya'yı geziyor! Türk emeklisi ise perim perişan, cami avlularında, duvar diplerinde ölüm anını bekliyor.Emekliyi bu hale düşürenler utansın diyeceğim ama; kim üzerine alınır bilemiyorum.