ASR-I SAÂDET’TE SAÂDET BULAN YETİMLER

İslâmî dilde ne zaman ortaya çıktığını tam olarak bilemediğimiz  Arapça asr (çağ) ve saâdet (mutluluk, bahtiyarlık) kelimelerinden meydana gelen Asr-ı Saâdet terimi “mutluluk dönemi” anlamına gelmektedir.

26 Nisan 2022 Salı 00:23
ASR-I SAÂDET’TE SAÂDET  BULAN  YETİMLER

Bu terim, Hz. Peygamber’e en büyük mucize olan Kur’an-ı Kerîm’in nazil olduğu, ashabın terbiye edilip yetiştirildiği, adalet, yardımlaşma, dayanışma, merhamet, insan onuru, kimsesizleri himaye ve buna benzer kavramların kalıcı olarak yaşandığı zaman dilimini ifade etmektedir. (Özaydın, “Asr-ı Saâdet”, DİA, III, İstanbul, 1991, s. 501).
Hz. Peygamber, İslam güzelliğinin kusursuz örneğidir. O, Allah’ın sevgili kulu ve kendisine emredilen ilahi buyrukları uygulayan biri olarak, yetime ve yetim malının korunmasına karşı son derece hassas davranmıştır. “Allah’ım! İki zayıf kimsenin, yetimle kadının hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum” (İbni Mâce, Edeb 6) buyurmuş, yetime destek olmanın önemini her fırsatta dile getirmiştir. “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız” (Müslim, Zühd 42) demiştir. O, kanadı kırık yetimlere kol kanat gereni, gönlünde kimsesizlere yer vereni, gözlerindeki yaşı sileni, cennetle müjdeleyip onlara yanı başında yer ayırıyordu. Zira o, yetimliğin, bir yanı eksik bir tarafı yarım yaşamanın ne demek olduğunu herkesten iyi bilirdi. Ebû Tâlib’in karısı öldüğünde “Ey Allah’ın Resûlü! Yaşlı bir kadının ölümüne niçin bu kadar üzülüyorsun? denildiğinde “Niçin duymayayım? Ben onun yanına yetim bir çocuk olarak sığındığımda, o kendi çocuklarını aç bırakıp beni doyururdu; çocuklarını bir yana bırakıp benim saçlarımı tarardı; o benim annem gibiydi.” demişti. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, 24/489).
Allah Rasulü (a.s.), “Müslümanlar arasında en hayırlı ev, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir” buyurmuştur.( İbn Mace, Edeb, 6.) Asr-ı Saâdette, haneler içinde peygamberin evi, yetimlerin en çok huzur buldukları yerdi. Bunlar arasında Hz. Hatice’nin oğlu Hind bin Hâle olmak üzere, Hz. Sevde’nin yetim kalan çocukları, Hz.Ümmü Habîbe’nin yetim kalan kızı, Hz. Ümmü Seleme’nin beş yetimi ve Hz. Meymûne’nin bir yetimi bulunmaktaydı. (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, VIII, 298). Saâdet günlerinde hiç bir şehidin emaneti, kimsesiz ve sahipsiz kalmamış, hiç bir çocuk, çaresiz ve ümitsiz olmamıştır. Sıcak bir aile ortamında, şefkat ve merhametle yetiştirilmişlerdir. Çünkü İslam anlayışına göre yetim, algı olarak himayesi altında bulunduğu ailenin aslî üyelerinden biriydi. Hz. Ömer, Hz Ali ve Abdullah b. Ömer, Esmâ bt. Umeys, Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) ve birçok sahabenin himayesinde yetim çocuklar vardı. Bu kabul yetimin horlanmasını, dışlanmasını engellemişti. Es’ad b. Zürâre vefat ederken üç kızını Hz. Peygamber’e (a.s.) bıraktığını vasiyet etmiştir. Efendimiz, “Bir kimse ölürken mal bırakırsa, o mal kendi yakınlarına aittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir; yetimlere bakmak da benim vazîfemdir.” (Müslim, Cuma, 43) buyurmuştu. (Bkz. İbn Sa’d, Kitâbu’t-Tabakâti’l-Kebîr, I-XI, III, 564).
Hz. Peygamber, bir engelli (kekeme) olan Beşîr b. Akrebe el-Cühenî’yi çocukluk yıllarında iken yanına oturtup başını okşamış ve Bahîr olan adını Beşîr’e çevirmişti. Dilindeki kekemeliğin de Hz. Peygamber’in duasıyla geçtiği, yaşlandığında saçları ağardığı halde Hz. Peygamber’in elinin değdiği kısımların siyah kaldığı rivâyet edilir. Babası Uhud Savaşı’nda şehid düşünce Hz. Peygamber yetim duruma gelen Beşîr’i ziyaret etti; onun ağlamakta olduğunu görünce, “Ağlama! Ben baban, Âişe de annen olsa istemez misin?” diyerek bu mahzun yavrunun gönlünü en güzel şekilde almayı başarmıştı. (Çakan, “Beşîr b. Akrebe”, DİA, XI, İstanbul, 1992, s. 4-5). Kimi bir savaştan, kimiyse bitmek bilmeyen kan davalarında kaybetmişti biricik babasını. Bazısı, bakımsızlık ve fakirliğe kurban vermişti tutunacak en sağlam dalını. Câhiliye döneminde küçücük yürekleri, kibirli bakışlar altında ezildi. Malları talan, haklarıysa gasp edildi. Hor ve hakir görülerek aşağılandılar, Beşir, Berâ ve diğerleri…
Yuva sıcaklığını hane-i Saâdet’te bulan yetimlerden biri henüz on yaşında olan Enes’ti. Babasız kaldıktan sonra annesi Süleym ile birlikte yaşayan Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber’in vefatına kadar ona on yıl hizmette bulunmuş bu sebeple “Hâdimü’n-Nebî” lakabıyla anılmıştı. Allah Rasûlü, Küçük Enes’e, “yavrucuğum”, bazan “iki kulaklı” (zü’l-üzüneyn) diye takıldığı, “Enescik” diye seslendiği rivâyet edilir. (Ebu Davud, Edeb, 1) Rasül’ü Ekrem, Enes’e bir kez olsun “Öf” bile dememiş ve herhangi bir şey için onu asla azarlamamıştı. (Buhârî, Edeb, 39) Hz. Enes, Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra kendisini çok özlediğini, her gece rüyada gördüğünü, huzuruna çıkıp, “Yâ Resûlüllah! Küçük hizmetkârın geldi” demeyi çok arzu ettiğini söylerdi (Canan, “Enes b. Mâlik”, DİA, XI, s. 234-235). Asr-ı Saâdette saâdet bulan bir yetim de el-Berâ’ b. Mâlik idi. O, cesaret ve kahramanlığı ile meşhur olup Enes b. Mâlik’in kardeşidir. Sesi çok güzel olduğu için Hz. Peygamber’in seferlerinde zaman zaman, süratli gitmeleri için nağmelerle develeri coştururdu. (İbn Hacer, el- İsabe, I, 75). Berâ bir gün üstü başı toz içerisinde, saçları dağınık halde mescide gelmiş, herkes onu bu halinden dolayı yadırgarken, Resûl-i Ekrem Berâ’nın mânevî değerine işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Saçı başı dağınık olduğu, eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler vardır ki şöyle olsun diye dua etseler, Allah isteklerini geri çevirmez. Berâ b. Mâlik de bunlardandır.” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 55). 
Cafer b. Ebu Talib, Mute’de şehit düştüğünde, ardında üç yetim bırakmıştı. Onlardan biri olan Abdullah b. Cafer, babasının şehadetiyle, kuş yavruları gibi kalakaldıklarını, Allah Rasûlü’nün kendilerine sahip çıktığını, onların evlerine gelerek perişan hâldeki kardeşleriyle beraber kendisini tıraş ettirdiğini, tatlı bir anı olarak yâd etmişti. (Nesai, Zinet, 57).
Netice itibariyle şunu bilmeliyiz ki, İmanın insana yüklediği, yönlendirdiği, teşvik ettiği, örneklediği bir sorumluluk olan yetime kol kanat germek, ilgi, sevgi ve ihtimam göstermek insanlık onuruna, Allah’ın insana bahşettiği ‘en şerefli varlık’ payesine uygun düşen bir davranıştır. Bu meyanda, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (a.s.) Asr-ı Saâdette, yetim çocukların fizikî ve ruhî gelişimine, eğitim ve öğretimine büyük özen göstermiş ve bu hususta önemli tavsiyelerde bulunmuştur. “Başı hiç okşanmamış bir yetimin başını okşayan kimseye, elinin değdiği saçlar sayısınca sevap yazılır.” (İbn Hanbel, Müsned, V, 250) buyurarak, katı kalpliliğin şifasının yetim başı okşamak olduğuna dikkat çekmiş, dinî ve ahlâkî duyarlılığın geliştirilmesinde nebevi eğitimin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. O gün, Resûl-i Ekrem, insanların en mutlu oldukları o çağda, İslâm’ın insan şahsiyet ve onuruna değer vermede; insanlar arasındaki adaleti tesis etmede; mazlum, mağdur ve kimsesize el uzatmada yetimlerinin yanı başındaydı. Peki, ya biz bugün neredeyiz? Yetimlere yakınlığımız kadar yakın mıyız o sevgililer sevgilisine? Hayırda yarışarak, şefkat, muhabbet ve teslimiyetle varabildik mi âhsen-i takvim çizgisine, yetimin hanesine…?
Hazırlayan: Vaiz Atiye Avşar

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.