En adi işkencelere maruz bırakıldık. İlk günler yemek ve su da vermiyorlardı. Daha sonra bir parça kuru ekmek, bir de ağzımızı ıslatacak kadar su verildi.
20 gün gözlerimizi bantladılar. Vücudumuza cereyan verdiler. 
12 Eylül 1980 ihtilalının üzerinden tam 26 yıl geçti. Postal seslerinin, tankların palet seslerine karıştığı o gün, Türkiye tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Ordunun idareye el koyduğu 12 Eylül darbesiyle siyasi partiler, dernekler ve vakıfların kapılarına kilit vuruldu. Çok sayıda insan tutuklandı ve ağır cezalara çarptırıldı. 
İhtilalın yapıldığı 12 Eylül 1980 sabahına karşı ben Sivas’ta, bir bürokrat arkadaşımızın evinde misafirdim. Gece bir tanıdığımız telefonla uyandırdı ve `Radyolar marş çalıyor` dedi. İhtilal olduğunu anlamıştık. Sokağa çıkma yasağı vardı ama ben gerekli tedbirleri alarak Sivas`a 45 dakika mesafedeki Şarkışla`nın Elmalı Köyü`ne gittim. Annem ve babama, ihtilal olduğunu ama merak etmemelerini söyledim. 
‘Radyodan benimle ilgili ‘Teslim ol’ çağrısı yapılacak, bir gün de yakalandığım söylenecek. Savcılar idam talebiyle cezalandırılmamı isteyecekler. Tabii bunun mahkeme safahatı var; o zaman zaten beraat edeceğim. Bunlar söylense de beni merak etmeyin` diyerek onlara teselli verdim.` 
Aralık ayının sonlarıydı. Rahmetli Türkeş, o dönemde çok haber gönderdi bana; `Mutlaka yurt dışına çıksın` diye; ama ben ayrılmadım. Sayın Türkeş`in dışarı çıkmamı istemesinin nedeni, çok ağır işkencelere ve kötü muameleye maruz kalmamamdı. 
Ben, dışarı çıkmam halinde içerideki birçok arkadaşımın mağdur olacağını, son kişi kalana kadar bunun uygun olmayacağını söyledim. `Kapıyı kırarak içeri girdiler` Nihayet, Kızılay`da kaldığım bir büroda gözaltına alındım. Dubleks bir apartman dairesiydi. İki kapısı vardı.
Gözaltına almak için kapının zilini çaldıklarında ben, `Hazırlanıyorum` diye seslendim. İki kapıyı birden omuzlayarak patlattılar ve içeri girdiler. Gözaltına alır almaz, önce bir tekme atıp hakaret ettiler, sonra da gözümü bağlayıp meçhul bir yere götürdüler. 
İşkence merkezine dönüştürülen yerde arkadaşlarımızla gözlerimiz bağlı olarak 20 gün kadar kaldım. İhtilalden sonra, sağcıları Mamak C-5 Blok`ta, solcuları Emniyet`te sorguladılar. Sağcılara solcu polis, solculara sağcı polis görevlendirmek suretiyle bu insanların yaşadıkları acılar derinleştirildi. C-5`teki sorgulama sırasında gözlerimiz bağlıydı. 
Çırılçıplak soyundurularak dilimizden, dişimizden, tenasül uzvumuzdan, ayak ve el parmaklarımızdan cereyan veriliyordu. Omuzlarımıza bağlanmış kalaslarla yukarıya çekip, boşluktayken sorgulama yapıyorlardı. En adi işkencelere maruz bırakıldık. İlk günler yemek ve su da vermiyorlardı. Daha sonra bir parça kuru ekmek, bir de ağzımızı ıslatacak kadar su verildi. Ardından da normal karavana yemeğe dönüldü. 
Yemek sırasında sağına soluna dönmemek, sadece tabağına ve kaşığına bakmak kaydıyla gözlerimiz yarım açılıyordu. Yemeklerden sonra da hemen kapatılıyordu. 
Muhsin Yazıcıoğlu…
Mekanı cennet Muhsin Yazıcıoğlu, o günlere dair anılarından bir kesitinde bunları anlatıyor.
Bu yaşananların büyük bölümü hem sağ hem de soldan yüzlerce, binlerce insana uyguladılar.
Vicdanları yoktu insanıma reva görülen işkencenin..
Yoktu çünkü emir yine oradan, o karanlık ülkelerden gelmişti.
Gözleri görmüyor, kulakları duymuyordu…
Robotlaşmış, insanlık kısbetinden çıkmışlardı.
12 Eylül…
60 Darbesi…
28 Şubat…
15 Temmuz…
Ne ilk oldu, ne de son olacak.
Dünya döndükçe karanlık amaçları uğruna yeni senaryo ve tarihler belirleyecekler.
Mühim olan unutmamak.
Mühim olan unutmamak o insanımın üzerinde kahpece oyunlar oynanan Eylülleri, ki yenileri eklenmesin takvime.
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol