ANAM!... dedi ki: “Dayına Selam söyle, bizim Köye bir ara uğrasın...'' 
Annemin sözlerini dinledikten sonra, gidip saçlarımı bir güzel yıkayıp taradım.
Pıskıllanma  işlemi tamamlandıktan sonra  bana verilen  sorumluluk yüküyle yüklenmiş bir şekilde Yudan Köyüne gitmek üzere yola çıktım.
Yol boyu gördüğüm Meyveler ve Üzümlerden yiyerek gidiyordum.
Taşlı, topraklı yollarda boş durmuyor beni yoruyorlardı.
Hele tepemde durup beni yakıp kavuran o Güneş’e ne demeli.
Sanki, başka bir işi, gücü yokmuş gibi beni takip ediyordu. O da yetmiyormuş gibi sıcaklığıyla beni yakıp kavuruyordu.
Neyse ki uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, iki köyün ortasındaki  Pisikkayası denilen yere  gelmiştim.
Dereden sessiz sedasız akan suyla ellerimi, yüzümü bir güzelce yıkayıp, biraz ilerde bulunan ağaçların derin gölgesine sırt üstü yatarak yorgunluğumu atmaya çalışıyorum.
Bir taraftan da beni takip eden Güneş’i seyrediyorum.
Güneş  Sanki benden korkmuştu.
Bir anda benden uzaklaşıp, taaa uzaklarda gökyüzünde süzülüp duruyordu.
Her neyse gökyüzünde süzülerek, yakıcı sıcaklığıyla görevini yapadursun, bizim yapacak çok işimiz ve sorumluluğumuz var diyerek ayağa kalktım.
Birazda olsa dinlenmiş ve rahatlamıştım.
Sessiz, süzülerek akıp giden incecik  sudan atlayarak karşı tarafa geçmek istedim.
Oda ne!... Kocaman bir Karınca yuvası  ve bir sürü Karınca, biri geliyor diğeri gidiyor... Belli ki Kış gelmeden harıl harıl çalışıp yiyecek stoku yapıyorlardı.
Uzun bir de yol güzergahı ayarlamışlar. Uzaklardan  getirdikleri yiyecekleri yuvalarına koyarak, belki  de benim gibi dinlenmeden yaptıkları işin sorumluluk ve bilincinde olarak görevlerine devam ediyorlardı.
Her şey iyi, hoştu ama!.. beni tedirgin eden bir şey vardı.
O da şu karşıdan karşıya geçtikleri küçük bir odun parçası... Karıncalar ona tutunarak akan sudan karşı tarafa geçiyorlar.
Arada bir esen rüzgar, küçük odun parçasını sallıyor, karıncaların bir çoğu taşıdığı yiyecekle birlikte suya düşüyor ve suyun akıntısında kaybolup gidiyorlardı.
Diğer Karıncalar, bu suya kapılıp giden arkadaşlarına yardım edememenin acısıyla onları seyrediyorlardı.
Arada bir de bana bakıp: “Ne olur bize yardım et” der gibiydiler.
Ben olanları anlamıştım. Derhal harekete geçerek, etraftan odun parçaları toplayarak bir el genişliğinde ve karşı tarafa uzanan bir köprü yaptım.
Köprünün üzerini de çamurla sıvayarak bir güzel yol yapıp tamamladım.
Karıncaların karşıdan karşıya geçtikleri, O odun parçasını da Karıncalarla birlikte yavaşça alarak yaptığım Köprünün üzerine koydum.
Onları gidiş yollarına doğru yönelttim.
İşler yoluna girmişti, rahatlıkla karşıdan karşıya geçiyorlardı, Onların mutluluğunu ve sevincini görebiliyordum. Hatta, ağızlarında getirdikleri buğdayları, benim yatarak!... onları seyrettiğim tarafa koyarak bir de gözümün içine bakıyorlardı.
Bana:  “Sağol, ellerine kollarına sağlık” der gibiydiler.
Ben de yaptığım İşin mutluluk ve sevinciyle ayağa kalkıp, Güneş’in yakıcı sıcaklığına ve yolların taşına, toprağına aldırmadan, arada bir tek ayağımın üzerinde sekerek.
Yudan Köyüne doğru yoluma devam ettim.
Zor durumda kalmış bir “canlı” varlığa yardım etmek Çok Harika bir duygu, güzelliklerle yarışanlara Selam olsun.
Sevgi  sağlıkla ve dua’larla

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner88