BEREKETLİ TOPRAKLARIN CÖMERT GÖNÜLLERİ  BATTALLILAR
 (BATTAL KÖYÜ BELGESELİ)

Cömertlik, misafirperverlik, güleryüz ve sadakatli dostluk denilince aklıma önce Battalıllar gelir. Gelenek, görenek, saygı ve nezaketin hakim olduğu bu güzel köy, Yozgat kültür ve geleneklerini en orijinal haliyle yaşayıp, yaşatırken, genetiği bozulmamış güzel huylara sahip insanları, ikram, sohbet ve muhabbetleriyle gönüllere hükmediyorlar. 

Çarşıda, pazarda, bağda-bahçede, şehirde, kasabada nerde bir Battal’lı görseniz samimi davranışı, sıcak üslubu ve sevimli simalarına akrabamsı bir yakınlık hissederseniz. İnce ruhları, zarafetleri, adaletli tutumları ve tevazu abidesi şahsiyetleriyle hepside güvenilir kimliklere sahipler. Hanımından herifine hatırnaz ve babacan olan Battalıllara, kim olursanız olun, nerden gelirseniz gelin hanelerine gönül rahatlığıyla misafir olabilir, çekinmeden acım, susuzum diyebilirsiniz. 
 
    Ana yoldan sapıp Battal’a girdiğinizde Kôr Üsüyünün İsmayilin evine rastlarsınız. Amiş’in, Çahmağan Uşahların evlerinin önünden geçip köyün içine doğru giderken sizi görüpte sofrasına buyur etmedik kimse kalmaz. Zaten kalsa birbirini ayıplarlar. Gelenek dediğimiz kültür, yılların birikimiyle şekillenen, aile ve toplumun birlikte besleyip büyüttüğü değerler silsilesidir. Yaşadığı yere aidiyet duyguları eşsiz olan Battallılar, kasketli filozofları, yorumlardaki felsefi üstünlükleri ve yüzü batıya dönük bilge insanlarıyla tanınıyor. 

Yav güzel insanlar.. Ben okumayı, yazmayı, dinlemeyi, anlatmayı çok seven, bilgiye, kültüre açık yürekten memleketine sevdalı duyarlı bir hemşehrinizim. Bu sözlerimin devamında şunu söylemek istiyorum. Tarih gerçekten önemli bir bilgi, gerekli bir ilimdir. Ama nedense doğruluğundan ömrüm boyunca bir türlü emin olamamış, sürekli sorgulamışımdır. Bu endişe Battal Köyünün tarihi içinde geçerlidir.

Geçtiğimiz gün bu köyü internet sitesinden bir araştırayım dedim. İçinde ve çevresinde yaşayan kavimleri, krallıkları medeniyet diye teker teker sayıyorlar. Zamandan, zeminden ve fertlerden nasıl emin oluyorlarsa Hattilerden, Kapadokyadan, Hititlerden, Deniz Halklarından, Friglerden, Likyalılardan, Perslerden, Kimmerlerden dem vururken, Hitit Kralı Şuppiluliuma’dan tumup, Pers Kralı Darius’tan çıkıyolar.

Battal’ı birde kendi değerlerine sorayım dedim. Başladılar İsa’dan önce, milattan sonra gibi ezber tarihlerden, Hitit Kralı Anitta, Deniz Halkları bilmem kimler, Frig Kralı Midas, Pers Kralı 1. Darius bilmem nerenin Hanı, nerenin sultanı, nerenin aslanı, nerenin kaplanı… Tıngır, mıngır, lambur-lumbur… 

Ben defalarca genel kültür bilgi yarışması şampiyonu olmuş bir okuma tutkunu olarak, tarihi hep duygusal hislerle yazılmış, destansı konularla dolu, aklın ve yordamanın sınırlarını zorlayan efsaneler kataloğu gibi görüyorum. Tarihçileri ise hayali derinliklerde yüzüp, keyfi sınırlar çizen, günümüz yasaları ve siyasi gelişmelerini bile tanımlayıp yorumlayamadıkları halde, ilk kanunların kapsadığı detay kitleler dahil, en ince ayrıntıları bile kesinmiş gibi anlatan ve bu anlatılarınıda cehaletimize göre renklendiren kişiler olarak tanımlarım. 

Madeninden tarımına, ırmağından, denizine, dağından, ovasına hiç birini değerlendirip işleyemedikleri halde birbirinin topraklarına sahip olabilmek dürtüleriyle kafa kesip, katliamlar yapan, yakan, yıkan, yok eden merhametsiz milletleri nasıl olurda Anadolu medeniyeti diye bize yıllarca anlatırlar. Ucuz kullandıkları medeniyet kelimesinin eş anlamı çağdaşlık, uygarlık; onun da kapsamı bütün insanlığa fayda sağlayıp, katkılar üreten ülkeler, ilkeler, devletler ve imparatorluklar anlamı çıktığını düşünmezler mi?. Bu topraklara zaman zaman hükmetmiş, ömürleri birbirini sinsice dikizlemeyle geçen, adalet, ahlak, temizlik, komşu hakkı, merhamet ve saygıyı bizimle tanıyan kavimler, uluslar, devletler, fertler her neyse; biz Türkler, özellikle de Mustafa Kemal Atatürk gelene kadar hiçbir medeniyet göremedikleri aşikar. Ne yardımlaşma, ne dayanışma, ne ikram, ne dostluk, hiçbir erdemle tanışamadıklarından ömürleri sürekli birbirini boğazlamayla geçmiş. 

Kimler, gelmiş, kimler geçmiş bu topraklardan. Karun kadar zengin Lidya Kralı Kroisos, acımasız Hitit Kralı Tuthaliya, Gözü Doymaz Helenler ve Makedonya Kralı İskender, akınlarıyla canlar yakan Moğol Hakanı Ögeday vs. vs. vs… Kimse kimsenin gözyaşını silmemiş. Kralları yakıp, yıkıp, kesip, biçip öldürürken, halkları talen eedip yağmalamış. Kendi çocukları aileleri olmasına rağmen empati bile kuramadan başkalarının çocuklarına bile acıyamamışlar. Tâa ki bu topraklar; Bayrahtar, Çameli, Kôr Şevket, Garanın Sülüman, Haddi, Köse Mısdafa, Goca Yusuf, Medet, Aşırın Osman, Amiş, Üsüyün Çavış ve Hacıbraamin Memmed gibi has karakterli değerler gelene kadar adamlıh yüzü gormemiş. İnsanlık tarihinin böyle gerçek kralları varken hâlâ kral Kantuzuli, Kral Labranda, Kral Zidanta diye niye sayıp kafa şişirirler anlamış değilim. 
 
Anadolu Medeniyeti denilince bu topraklara bir katkı sunan, barışa, kardeşliğe emek harcayıp, dostluk ve güzelliklere imza atmış ulusları duymak isterim. Bunlar fert olur, devlet olur hiç farketmez. Her önüne gelene medeniyet denilirmi yav...  . Anadolu’da benim bildiğim gerçek medeniyeti kendileri fakir olmasına rağmen, din, dil, ırk, etnik köken, varlık, yokluk ayırt etmeden komşusunun elini samimiyetle kavrayıp, vefa ve sadakatle sahip çıkarak, sırtında gezdirebilecek gönül zenginleri Mize Kâa, Şahit Kâa, İmam, Topal Burhan Ede, Bahri Ağa, Efe Memmed, Müşgü, Memik, Fakı Kâa, Yel Hasanın Sülüman, Çavış Kâa, Gara Tuna, Salif Hoca, Mamıh, Aloo, Kel Fayıh, Gatil, Loklü Hacııbraam ve Garnapa gibi insanlık abideleri kurmuştur. Yoksa Kerkenez dağını alacağız diye 7 yıl biribirinin garnına gılıç sohan Lidyalılara, Medler’e ve onlara benzeyen eşgıya gibi milletlere medeniyet deyin durun.

Tarihçisi, edebiyatçısı, sosyoloğu, akademisyeni; alanında uzman her kim olursa olsun geçmişin hayali krallarını merhametli, adaletli, faziletli diye uyduruk hikayeler ekleyip anlatacaklarına, himayekar misafirperverliği, cömertliği yiğitliği ve hanedanlığıyla gerçek saygıyı ve eşsiz değeri hakeden gönül fatihleri Memmed Kâa, Hakkı Kâa, Osman Efendi, Kôr Ziya, Veli Kâa, Gır Osmanın Abdılla, Velinin Uşağ, Kel Ahmet, Gambır Hacı ve İmamın Ihsenin Ihsen gibi gerçek kralları anlatsınlar ya.. Noreceğan Pampa’yı, Pitha’yı, Piyusti’yi, Anitta’yı, Arnuvanda’yı….  Bilmem şu Han namlıydı, şu Hakan şanlıydı, şu kral ünlüydü… Sen tarihçiysen adamın kralı Gubuscu Gadir’i, Godanalı’yı, Hacıbâa, Mize Kâa, Paşa Kâa, Mılla Osman, Müşgü, Fakı Kâa, Alo, Apılı, Alosman Hoca, Nuret, Mamıh, Deli Abidin, Sarının Dursun ve Boz Bahri’yi  anlatacağan bize..  

Ney, ney, ney.... Bi de diyo ki; Şuppililuma merhametliymiş, işte Kroisos "Karun" kadar zenginmiş, falan, filan. Eşşek depsin onun merhametini, Cehennemin dibine zengin olsun. Elleham hasdalandın da Kroisos sana aaşamın sağanından bi helke yoğurt gönderdi, gışın bişir diyi bi çinik pahla verdi... Ne biliyon merhametini zenginliğini.. Kroisos’un zenginliği Çetenin Uşağnın gönlünün zenginliği yanında kaç yazar la.. Çetealin avratlar gapısına biri gelinci ekmeksiz aşsız guverirmi.. Onnarı bilip gelene bodusunu, şibisini, culuğunu kesip, adam ayırt etmeden yavan-yaşıh ekmek-aş, sufra-öyün hazılamazlar mı?.  

Şuppililima’nın gapısına getsen sana bi çokelikli dürüm bile vermez, amma Goca Gafa Alosman’ın, Abidinin Seladdin’in, Holomarın, Çap Hasan’ın, Kôr Halil’in, Ağzıaçıh Osman’ın, Şıh Salif’in, Kôr Hacı’nın veya Deli Medetgilin hangisinin gapısına varırsan var, tek tavuğunu bile guvalallar ki, misafir geldi ahşama kesek de yisinler diyi. İsdedikleri gadar şu han, şu sultan, şu kral diye ha bire anlatıp dursunlar. Ben Yirik Şaban’dan, Gart Omar’dan, İze Medet’den ve Tülağan Oğlundan başka şah, sultan, padişah, han, hakan, kral tanımam arkadaş. 

Şunu bilmeliyiz ki, geçmiş yılların da, yaşadığımız bu yüzyılın da en saygın, en görkemli, en insancıl medeniyeti kesinlikle Türklerdir. Soframız ortak, kadermiz, kederimiz bir, kardeşlik ve dayanışma içerisinde yardımlaşarak doğaya, hayvanlara, milletlere ve çevremizdeki tüm nimetlere sevgi ve vefayı hakim kılarak, erdemli bir anlayış içerisinde onurla yaşıyor, yaşatıyoruz.

Bırakın tarihin dibi görünmez derinliklerini. Has yiğitlerin, derya gönüllerin, vatansever yüreklerin yurdu günümüz Battal’ını anlatalım biz. . 

Muazzam arazisi vardı Battalın. Toprakları diğer yerlere göre daha verimliydi. Bu köyün etrafındaki sulak mekanlar, toprak kalitesi, eğimi, yükseltisi, konumu ve kıvamı avantajlıydı. Delikli Gayanın Onü, Hasençi, Ganah Yolu, Gergelli, Kôr Pınar, Uzungol, Mezer Ardı, Arbiş, Kemikli Dere, Çorahlıh, Beşdepe, Gullü Dere, Hüyüğün Ardı, Eşşek gediği, Garacaağaç, Siyah Yolu, Garabıyığın Bıcahlar, Gayanın Yanı, İğdeli Yolu, Gozelli Yolu, Gara Depe, Ganah Yolu, Kemiklidere, Araplı dere, Susa, Kül Yolu ve Bıcahlara can eksen can biterdi. 

    Kazançları çevre köylerin çoğundan iyi, yaşamları ise o döneme göre renkliydi. Bizim köyde at arabası saabları Üsüyünün Çavış’ın, Gıllı Hasan’ın, Turud’un ve Godanalı’nın atlarını ve arabalarını çok imrenerek anlatırlardı. Zaten önden döndermeli çalışan Gula Halilin İsmayil’in motura saab olmıya hayalleri bile yetmezdi. 
 
Battal’a yakıştıramadığım tek şey, içinde ve arazilerinde diğer köylere nazaran pınar, eşme ve çeşme çok daha azdı. Gışlalının Kamilin Uşağnın Uzungoldaki Havuz Başı dedikleri yer yıllardır gupguru durur. Aşşağ Çayırların orayı acicik eşsen su çıhacah ama, bahan kim. Orıya bi pınar şart. Sadece köyün ortasında Çeşme denilen ortalıh pınarıynan, Datlıpınarın Başı, Kahlıh ve Öz gıyılarında bir iki eşme ne bulabilirsen bulun. Allahtan Garapınar, İlk Pınar, İsmail Hocanın Çeşme ve Harmanyerine yapılan yeni pınar var da millet içip yapdıranlarına fatihasını ohuyo..

Bu konuda okumuşu, yazmışı, çevre, çehre görmüş insanları hatıralarıyla maalisef ki pek bütünleşememişler. Diğer köylerin bu vasıftaki değerleri kimi çeşme, kimisi eşme, kimi okul, kimi iş, kimi istihdam, kimi eğitim vs. gibi girişimlerle köylülerine önderlik ederken, buranın kıymetleri duygu olarak biraz daha uzaklaştıklarındanmıdır nedir, pek bi fedakarlık yapmamışlar.

    Battallılar aşırı kanaatkar ve çok konukseverler. Biliyorsunuz ki, Avrupa milletleri sistemleri tıkır tıkır işleyen devletler kurmalarına rağmen, yardımlaşma kültüründen daha uzak ve birbirinden kopuk duygusuz halkları yüzünden geleneksel yapılarında çöküntüye uğramış, hep sınıfta kalmışlar. Onların ekonomik azametlerinin körüklediği kibir ve kaprisleri, zamanla aşağılık kompleksine dönüşürken, yalnızlık sendromları arttıkça İslam toplumlarındaki aile yapısına da sinsice imreniyorlar. Kişi başına düşen milli geliri bizden kat kat üstün olan ülkeler, eğitim, sağlık, ekonomi vs. tüm detay artılarda bizi katlıyor ama gözleri ve gönüllerindeki açlık yüzünden hâlâ fakirin fukaranın elindeki nimetlerden gözlerini ayıramıyorlar. Bu asalak toplumlar, tek tavuğunun yımırtasını bişirip misafirine dürüm verebilen Çalkanın Gızı, Gıncılın Gızı, Deli Dönüş, Deli Satı ve Tohdurun Gızı’nı bi örnek alsalar, sosyal adaletin, ikram ve paylaşmanın mutluluğunu bi tatsalar hem katı dünyalarını, hem mazlum coğrafyaları cennete çevirecekler ama bilemiyorlar.

Bu köyün tüm adamları gapısına düğün alayı gelse sofra kurarlardı. Hanesinde ağırladıkları insanları şu ağa, şu paşa, şu sadağcı, şu deşirici, şu gaymaham, şu vali diyi kategorize etmeden hepsine böyük itibar yüklerlerdi. Acaba Battal’a gelipte Sülüğün Gara’nın, Gabah Müdür’ün, Cin Üsüyün’ün, Deli Şukrü’nün, Mamoon Gadir’in, Hacı Kâa’nin, Edip Havız’ın, Bekir Havız’ın ve Gara Tuna’nın ekmeğini yemeden giden varmıdır. Mütevazi sofralarında cömert hörmetleri ve zengin yürekleriyle orduları ağırlamaya yeltenen Çivi İrbaham, Kôr Kâyâ, Ahmet Hoca, Muttalip Havız, Paşanın İsmet, Salif Hoca, Amiş ve Sarının Dursun’un faziletini kim anlatabilir. .   

Cenab-ı Allah insanı ekonomik olarak fakirleştirirken, gönlünü yüceltip cömertleştiriyor mu ne?. Dünyanın her yerinde zenginlerin çoğu bencil ve cimri olurken, fakirler ise aksine cömert ve candan oluyor. Bakın bu saydığım erdemlerin yaşandığı 1980’li yıllar ve öncesinde toprak evlerimizin genel aksesuarlarını sayayım size….

Somya, Mahat veya Tahtalı dediğimiz düzeneğin üstüne serili bir çul ve üzerinde 3-5 çapıt minder, Suluhluh diye adlandırdığımız çimme yerinde ırbıh, el ilağni, peşgır, Yüklük dediğimiz yerde üst üste katlı döşşek, yorgan, yastık, Bıcahlıh bölümünde 2 helke, 4-5 zehen, 3-5 şimşir gaşşıh, guşşene, ilağançe, külek, hazın evinde un-duz, bulgur, pahla, pancar, ekin-dene vs. gibi öte-betemiz olurdu. Döşengi detayı genelde 10’u geçmeyen aksesuarlardan müteşekkildi. Evlerin zemini ise umumiyetle topraktı. Yerde hiçbir şey olmaz kilimi olansa sererdi. Öyle düğün gayitlerinde cehiz olarah alınan tek halı toprak yere serilirmi la… Ona duvar halısı derler asarlardı. Sağı solu delinmiş teneke sobanın yanında, gıyılmış yahacah, saman-iri, kerme-tezek dolu gurbe laylunları filan olurdu.

Buna rağmen bu bölgenin insanı, hanelerine ordu gelse sofra kurup ağırlamaya yeltenirdi. Şimdi bir ülkenin tamamını doyuracak zenginliğe ulaşmış eğitimli, birikimli, okumuş yazmış memleket millet görmüş ama bir türlü önünü görememiş kibirli tiplerin kapısına düşseniz bir bardak sularını bile içemezsiniz. O zamanlar misafirin adı kısmet, hürmetin adı bereket, güleryüz ve tevazunun adı ise kanaatkarlık ve gönül doygunluğuydu.. 

Battal’ın en variyetli adamlarından biri de Çetenin Mısdafa’ydı. Moturu, biçeri, gamıyonu tüm köyün emrindeydi. Bi gağnı işi olmasına rağmen hiçbir gomşusunun hatırını gırmaz, hatta ıhdıyarların Çorahlıhdan çorağnı çeker, bide damlarını loğlardı. 

    Bizim koylü Guyruağrinin oğlan gızılyurik olmuş, Guduruğun Çömçecinin at arabasıynan Battal’a Garanın Ali’ye parpılatmıya gotürdüler. Bende getdim. Garanın Ali kôz tavasını ısıttı. Üstüne peşgırı sardı, duluğna bastırıp avsunnadı. Tuküruğü adama bek iyi gelirmiş. 3-4 kere tükürdü. Hatta bi daha parpılayıp bi daha tükürdü. Ordan çıhıp Abı’gile getdik. Guyruağrinin avradı Feşli Nerdane’ninde öyle buğazı düşüyomuş. Abı, bademciklerini üfeleyip ezdi. Ohunmuş bürüğnen buğazını çekdi. Ayetel Kursüyü ohuyup, şafağna üfürdü. “El benden, şifa Allah’dan” didi. İbdi Allah soona onnarın sayesinde dertlerine bahıdıp ikiside gurtuldular. 

    Koye gelirken Aşırın Osman onümüze geçdi. “Vallahi bi ekmağmi yimeden sizi guvermem.” Dedi. Avradı o gün Kumpür bişirmiş, haside yapmış. Sufrıya yoğurt, bekmez, eşgi, çalhama ne goydü. Hatta “Booğön burda galın, aaşama tavıh kesiyim.” Dedi, Guyruağrinin Nerdane, “Yoh gurbanım, ekin, saçın, mal, melal her bir bağırsığmız bi yanda, evde yetişik gız bi başına, duracah vahıt değal, hemide yimediğmiz yer mi ki, hatırın var ossun” didi.

Guyruağri diyodu ki, bu koyde Kamilin Uşağnın, Veli Kâa’nin, Deli Muharemin, Garanın Uşağnın, Memmed Kâa’nin odaları zabahdan ahşama gatlek açıh durur, ekmek, aş, hatır, hörmet bunnarda zibil olur” diyodu.  

İşte Yozgatımızın ohumuşlarına bu yüzden bek gızıyom. Çocukluk yıllarındaki bayramlarda elini öpüp odasından şeker toplayarak sevindiği Osman Efendi, Omacı, Memmed Kâa, Gıllı Hasan, Ali Kâa, Kôr Enber, Birader, Deli Tayır ve Topal Nuru gibi gerçek kralları unutup, Battal’ın tarihi deyince Kral Kantuzuli, PU-Sarruma, Labranda, Hattuşili, Murşil, Hantili, Zidanta diyi anlatıyolar ya; vallahi hazmedemiyom.

Çocukluğu Battal’da geçenler, Deli Memmed’in, Cin Üsüyün’ün ve Hacııbramin Memmed’in gapılarında onlarca kez omaçlı, yoğurtlu, pilavlı, şekerli dürüm yemiştir. Bu insanlar gendi uşahları acıhıncı orda kimin çocuğu varısa hepicığnede aynı dürümden verip, gonüllerini alıllardı. “Amaa yavrım, uşahların nefsi çeker, bi yerleri şişer” derlerdi. 

Battal’’ın hanımlarıda çoh Osmanlı ve asil ruhluydu. Uzun Dönüş, Gara Mevlüş, Lobudun Gızı ve Muharremin Goca Dönüş, Deli Atiye, Çopur Habbe, Aşey, Tekmile, Çalaatın ve Beyaz sadece Battal’ın değil, çevrenin en görgülü görenekli kadınlarıydı. İreşidin Mahbile, Tekkeli Ahmedin Dudu, Zahire, Gara Habbe ve Çopurun Gızı hepside genç kızların örnek aldığı kıymetlerdi. 

Kôr Mercan, Kôr Adife, Çalıh Zikriye, Habik, Döndü, Afide, Kürdün Hacca, Gurcü, Mahinur Abı, İfagat, Sadagat, Müncü Bacı, Hasibe Ebe ve Cinik bibi, hepside iş, aş bilir ve yerinde konuşurlardı. Tüm hanımlar onları hayranlıkla izlerken, onlardan avratlıh ve el içine çıhmayı öğrenirlerdi. Davranış kurallarının en düzgününü bitek onnar bilirdi. Adife Hala, Ladiş Bibi, Nazik Bibi, Urhuş Hala, Loklü Bibi, Gadağan Gızı ve Mısdının Gızı köy böyüğü olarah erkekleri bile azarlar, sözlerini dinletirlerdi.

Gönlünün cenneti Battal’dan başka bir köye gelin olan genç bir kız, bir şiir yazmış, uzun bir şiir ama bir bölümünü paylaşayım,

Ocahda kulüm galmadı
Söylenecek sözüm galmadı
Ben bu gapıya düşeli
Ağlamadıh günüm galmadı  
Diye memnuniyetsizliğini ifade ederken, bir dönemin özlem yüklü dramlarınada tercüman oluyor. 

Gızıl Nuruyanın anası Mendufa garı düğün yemeklerinin danışıldığı usta bir aşçıydı. Nutuya Garı ise sadece Battal’ın değil, tüm çevre köylerin en bilge ebesiydi. Sancısı dutan onu getitdirirdi. Çok çocuk doğutturdu... Mamıh Emminin avradı Gır Osmanın Emine ise aşırı hörmetliydi. Evine kim gelirse gelsin ekmeksiz, aşsız guvermezdi. “Amaaa o neşâal laf yavrım, abın gurban olsun, aha ekmek, aha sufra, Allah ne verdiyse yavan yaşıh yi” diyerek gönül hoşluğu ve yürek sıcaklığında ikramlar sergilerdi. Helede yadırgıysanız Battalılar Güleryüz ve ikramlarıyla adamı töhmeledirken, yüce davranışlarıyla sadece kendi köylerinin adını değil tüm Yozgat’ı yüceltirlerdi..

Mustafa Kâanin avradı Guller, Paşanın Susam ve Kamilin Uşağnın Mahi; gapısındaki culuğu, boduyu, şibiyi gaç yımırtıya yatırırsa yatırsın, heç birini ziyan etmeden çıhatdırırlardı. Hemide heç birini kediye, ite, alıcıuşa neye gaptırmadan firesiz böyüdüllerdi.

Gara Avrat Habibe bibi çoh gavurga yapar, etağende daşıdığı gavurgayı da her seferinde çolâ-çocuğa dağadırdı. Godanalinin Elmas’ın da pendiri, yoğurdu, ekmağ-aşı petek gibi olurdu. O zamanlar köyün avratları çoh bodu, şibi, culuh yatırır, yazı yaban tavığnan, cücüğnen dolu olurdu. Onnarda yaylıma çıhdığında koyün yanındahi çeçlere, garıhlara, pahlıya pancara neye ılgayıncı epey huzursuzluh çıhardı. Çalâatın ekine, saçına giriyo, dokküleri neyi dağadıyo, cece ılgıyo diyi boduyu, şibiyi ahşama gatlek daşlayıp guvalar, saablarına veryansın ederdi.  

Zebiy Garı’nın da evi ve bahçesinin tüm duvarları yapma doluydu. Gapısı peçesi, ahırı, samannığı, havlısı, hayatı hep yapmaydı. Yoldan, belden geçen sığırın sıpanın gurbesini heç ziyan etmezdi. Hemi gapısının onü tertemiz olur, hemide gışa tedarikli girerdi. Millet malın melalın altını er bahara gadar biriktirir, gonşulara İmece usulüyle gunnük eder, toplanıp birbirinin bohluhlarını çiğnendikten soona ineğan, dananın galan altı yapma şeklinde tezek edilirdi. Çalıh Fikriye’gilin malları çoh olduğundan bohluhları dağ gibiydi. Üsüyünün Oğlu çiğnenmeden önce sular, onünü bent yapıp keser, sızan şerbetini kureğanen üstüne serper ve dirgennen gasnahlara doldurur, gunnükcülerde çığnerdi. Çiğnenmiş gasnahları iki gişi dutuşup gecgereynen çeker güne yamaş yere sererdi. Bazı öjbe gızlar bohluğ çiğnerken gıvamlı yerlerden dirgenciye doldutdurur, topuğyunan oyar, gasnağı omuzunun başına gadar galdırıp ortalıca yere çaldınnıydı, güuum diyi bi patladıllardı, bomba gibi ses çıhardı.  

Bizim köyden Battal’a gidenler geldiklerinde Apılı, Nazir Hoca, Topal Ali, Gatil Memmed, Tek Daşşah, Kôr Salif, Ziyanın Hacı, Efe Memmed, Uzun Yusuf, Aloo, Uzun Hacının Haşim, Hacı Bâanin Uşaa, Cerek Hasanın Uşağ, İmamın Uşaa, Velinin Uşaa, Garanın Uşaa ve Hacı Kâanin Uşaanı hayranlıkla anlatırlardı. “Onnar gapısına varanı ekmek yidirmeden goyurmazlar” derlerdi. Hatta sizi misafir edebilmek için birbiriynen döğüşüller derlerdi. Zatin Memmed Kâa’nin geleni gideni yüzünden Çiçeğan Urhuya ahşama gadar misafir ekmağ hazırlarmış.

Bizim Alcı Köyü’de çevrenin en cömert, misafirperver ve hanedan insanlarına sahip çok görgülü bir köydü. Buna rağmen Battal Köyünün görgüde, gorenekde bizden daha ileri olduğu tevazuyla anlatılırdı. Hatta bir gün Gambır Koprüde bizim köylüler ateşli bi sohbet içindeydiler. Kaşifin Hacı, Gotüböyüğün oğlana diyodu ki; “Şimdi sen Battal’da diyelim ki, Yel Hasanın Uşaanın gapısına varacağan da, seni ekmek yedirmeden guverecekler lemi.. Vay babam vay.. Dinime, imanıma bi ton zopa çekeller adama.” Diyodu. “Ekmağni yiyeceğan, odasında ağarlanacağan, hayır duasını alıp çekip gideceğan” diyodu. 

Goddur Osmanın Şavgı’ynan, Oşuhcu Şekir Battal’da Godanalı’nın odasına misafir olmuşlar. Ekmek-aş hazırlanırken Oşuhcu Şekir “Yoh emmi ben dohum” demiş. Godanali, “Söst Eşşek sıpası, şimdi sen Alcı’ya getsen, Ali Kâanin odıya gettim aç geldim disen benim hasiyetim nolur, ev saabının işine garışmayın, gahar ikinizide enilerim, bi ton zopa çekerim bah, edebi dayrenizde durun, yavan yaşıh ekmağnizi yiyin, garnınızı doyurun. Depemi de atdırmayın dalahladırım aminim.” Dimiş. 

    Hani millet bi yere giderken, yanına azzıh ne alır ya.. Azzıh da neyniş la... Azzıh tarlıya tapana, bağya-bosdana giderken alınır. Köyden köye giderken azzıh mı olur la... Bu gatlek hatır-gonül saabı varken dışarıdamı galacığıh sanki. Yatacak, galacak yer gaylesi de ne demağmiş. Hemide getdinniydi kim olursan ol, yün döşşeklerde yatan, allı-gullü gabarıh minderlerde oturun, galın yorganlar, işlengili yasdıhlarda uyurdun. Zabağnan gahıp döşşekler deşirilinci, bazlaman, çöreğan, çamanın, pendirin, çokeliğin, omacın, deri yoğurdun zibil gibi olurdu. Ağer yazın getdiysen sufranda yeşil suvanından madenisine, gôo pahla gavuddurmasından, döndermene; gışın getdiysen sobanda ekmağen gevredilir, gôo çokeliğnen dürümün, turpundan, kumpür gızaddırmasına, ağaz sütünden bekmezine, eşginden, çalmana, herlenden, çullamana, düğürcük aşına türlü tefirli gayfeltini yapan; aaşama galdıysan tavığın, pilavın, bulamaşın, iç pahlan, sütlün, sinin, pahlavun alayıcınıda yin, çeken giden. Vay yavrım vaayy... 

    O zamanlar misafir olmanın onurunu deşiricide yaşardı, köy ağlarıda. Çobanıda yaşardı, Gaymahamıda. Adam ayırdetmeyi Cenabili Gurbannar Olduğum heç hoş gormezmiş. 

Bu köyün düğünlerindeki renkler, motifler, lügatlar ve ritüellerin tıpkısı benim köyümle aynıydı. Kôr Üsüyünün Duvan, Tekmilenin Mevlüt, Deli Rafet, Nurettinin Ünal, Gula Halil, Gıllı Hasan, Efe Omar ve Müşgünün Ömer muazzam haley çekerdi. Helede Gırıh Sohulu davulcu Memmed Bobbiliyi bi vursunda gör. Duvan’nan Mevlüt Gamalıya girişinci milletin ağzı açıh galırdı. 

Düğün deyince aklıma Battal’la ilgili kötü bir anım geldi. 13 yaşındaydım. Bizim köylü Gocekâanin Hasanın Cin Faruh bek öjbeydi. Bizden 1-2 yaş böyüğdü. Birgün babasının tabahasından cuvara kağadı çalmış, eşek gurbesiynen sarıp yanımızda içdi. “Oğlüm, bunu bitek erkekler içer aminim.” dedi. Aklımdan heç çıkmıyodu. Got cebindede yuvallah bi aynaynan gayferengi bi darağı vardı. İkidebiyol saçlarını ısladıp, ısladıp aynıya baharah darıyodu. “Her delağanlıda bunlar bulunmalı, ırasgelen bunu daşıyamaz aminim” diyodu. Bıyığı olmamasına rağmen yanından, yahınından bi gız geçinci bıyıh gıvradıyo hemen aynaynan darağnı çıharıp yan yan baharah darıyodu. Onun gabadayılıh özentisi bu hareketlerine imreniyor bek havaslıhlanıyodum. 

O günlerde bize Battaldan bi Ohuntu geldi. Babamın da adının ohunduğu bu düğüne yanına dahılıp getdim. Bizim samannığın yuvallamaları belleyip, arha duvarı da gaaşadığından, damın üsdünün açılıp, örtülmesi ilazımıdı. Babam hemi duğüne gediyim, hemide Üsüyün Çavış’ı getirip, gıyıyı, gıranı onaddırıyım diyodu. Babamgil Omar Çavışın Mahmıd’ın orda otururken ordahı adamlar bana “Delağanlı osandıysan get acik koyü dolaş” dediler. Elime it mit gapmasın diyi bi diynek aldım. Dolaşırken setenin ordaa sorudan adamların yanına vardım..O zamanlar, Hacı İsmayil’in, Alloğlunun Kâyâsı Topuz’un, Çetenin Mısdafa’nın neyin bek zorlu itleri vardı. Milleti gapmasın diyi hep bağlarlardı. Allah etmesin bi goyrulsalar adamı onlerinden kimse alamazdı. Tortları nerdeyse 2 şer kiloyudu. 

Bide bu köye gelmişiken, bende guverçin hasdalığı vardı. Acer Üsüyünün Burhan’ın çok güzel guşları olduğunu duyuyodum. Helede İzmirden getirdiği cins guşları görmek için can atıyodum. Acikde Kôr Üsüyünün İsmayil’in damın ardındahı sorudanların yanına varıyım dedim. Hoş beş ettiler. Kimin oğlusun filan dediler. “Alcılı Nurettinin Ehsanın oğluyum” dedim. “Maşşallah bu oğlan bek keleş delağanlı olmuş.” dediler. Goltuhlarım şişti. Sevindim. Bidene gız seviyodum o zamanlar. 

Millet orda birbiriynen gubuz atarken, Gır Osmanın Abdılla Yağarnını duvara vermiş, yeni örülü bimbiyaz yün çoraplarını da pantulunun üsdüne çekmiş, Canik marka soğukguyu ayakkabısını suyunan ışılatmış, boz cekot, fişne çürüğü suveter ve onü yunnamış şapgasıynan kömürlü tren gibi duman çıhararak Birinci cuvarası içiyodu. Öyle bi çekiyodu ki, gonuşurken buğazında galan duman ritmik aralıklarla, sesin desibeli ve nefesinin debisine göre orantılıca çıharken, aldığı keyfi direkt karşısındakine yansıtıp insanı cuvarıya teşvik ediyordu. Çoh imrenip havaslıhlandım. Duğünlerde düzgünlerde içerim diyi o gün cuvara almıya garar verdim. 

    Cebimde 12 lira param vardı. Biri kahat 5’lik, ötağleri demir paraydı. 3’ü birlik, 6’sı 50 guruşluh, 2’si 25 guruş, galanı da 5 ve 10 guruşluğdu. Çıharır çıharır sayardım. Babam Kohne’nin Perşembe bazarında bızalacı inağnen, biri  oğursek 2 düvesini satdıydı. Müşderiden parasını aldığında, “Gurban olduğum, aha şu tüfekli elliliklerden hariç, galanının alayıcığnıda sana vereceğam” deyip verdiydi. O gün mal bazarında bana sucuhlu ekmağnen, tane helvası da aldıydı. 2 senedir para birikdiriyodum. “Gayli harcamanın vahdı geldi” dedim. Yinmiyen parayı noreceğam la..  

    Hemen Çavışın tükene girdim. Tam bir delağanlı gibi “Ordan bi pakit Birinci, bidene kirpit, acik püsgut, acik lohum, acikde sormuh şekeri ver” dedim. Çavış Kâa “Cuvarayı senmi içeceğan” dedi. “İçebildiğimi içeceğam, içemediğmi babama devredeceğam” didim. “Halel ossun lan deloğlan,” dedi. “Sen ağer şindiden cuvarıya başlarsan Kel Arabıda geçen, Sulaacı’yıda geçen, keş olun” dedi. Gururlandım. “Bi de aynaynan darah alacağam emme İrfan’ın tukende de, Cerek Hasanın Mısdafa’nın tukende de yoğmuş, sende bulunurmu.” Dedim. “Yoh babayığit, olsa itin olur” dedi. Cebimde mantar dabancam vardı. Bi gutuda mantar aldım. Duğünde sıhıyım diyi. 

    Kel Arap cuvaraynan çayı zabağnan gahıncı aç garnına içermiş. Odasındaki tahıya, tütün, cuvara, 100 gr’lıh eflatun gutulu çayları, biyaz gutulu filiz çayı, gadeleri, gaya şekerini neyi bi gağnı öteberiyi yosmuş. Sulaacı’nın dolabı da Bafra’ynan, Yenice’ynen, Birinci’ynen hatta gotü pambıhlı cuvaralarınan kahılıymış. Sulaacı’da duygusal bir adam olduğundan acıhlı gördüğü herşeye hemen ağlar, peş peşe cuvara yaharmış. 

Neyse,.. Çıhdım. Cuvaradan bidene yahdım. İlk çekişte yarım saat öksürdüm. Gozlerim yaşararak epey içtim. Ama köye geldiğimde aynı feşli tavıh gibiydim. Babam orda seslenmemiş ama cuvaranın kohusunu almış. Eve gelip çatalgapıdan içeri giri girmez anamınan beni Hayat’ın altında gısdırıp, gaçmasın diyi gapıyı zerzelediler.  “Gel la bahıyım şikirsiz kafir, gudurdun ellaham” diyerek bana bi tumdular. Anam boynunda ip ağariyodu, Iğyi aldı eline, babam gıranda dayalı dam kürüdüğümüz sıyırgıyı aldı çal ha çal. Ver ha ver. Bi ton zopa çektiler bana. “Bırah avrat bu tolasını eyice aldı, ebedibillah gayli içemez, sıhıysa içsin hadi” diyodu.

    Battal köyü deyince bu hatıra hafızamda hep canlı durur. Yalnız bir görüntüyüyü düşündükçe çok efkarlanıyorum. O gün Babam sıyırgıyı eyağlerime vururken, canı yanmasın diyi hızlı galdırıp, yavaş indiriyodu. Sanki “Gurbanım lan sana” diyip, yağarnımı gucahlayıp saçlarımı öpüyormuş gibiydi. Canım anam ise hemi babamı frenliyo, hemide yavaşça Iğyinen inciğme inciğme vururken, gurban olduğumun güzel yüzü üstümden kötülükleri kovmak için çırpınan bir meleğin simasını andırıyordu. Şimdi birini cuvara içerken görüyüm, babasıynan anası gelecek de, onları şefkatle düvecağmiş gibi bekliyorum. Her sigara sahnesinde bizim rahmetlikleri özledikçe özlüyorum ki, tâa iliklerime kadar..

Battallıların davarı, iti, okuzü, camızı, ineğa, atı, eşşağ bek zorlu olurdu. Noolacah milletin arazisi, samanı saçgısı, kesi, yoncası boludu. Malları tâabi guvetli olacah. Bizim oralarda genelde oküz ve at goşulurdu. Battal’lılar camız bile goşuyodu. Camızlar gağnıyı çekerken sırtlarında sanki yük değalde sadece minder var gibiydi.. Huf demiyolardıya la mübarekler... Camız deyince Kôr Kâyâ’nın camızınan Turud’un camız Hücüğün ardındahı Paşaköy yolunda birbirine bi tummuş, zabaha gatlek vuruşmuşlar. Paşanın Susam’ın ahlı çıhmış ki birbirinin garınlarını deşecek, harman hasat, ekin saçın ortalıhda galacah diyin. Camız vuruşmasıda bek kotü olur. 

Gağnıların, at arabalarının salını genelde Turud gurardı. Nurettinin Oğlu Gıllı Hasan’da muazzam yaba, anadut, sıyırgı, geçgere, dirgen ne yapardı. Salda gurardı amma vallahi ben Turud’un üstüne sal guranını görmedim. Cıbır Mamığın 7 dene anadutu vardı. Çoh ihdısatlı bi adamıdı. Millet harmanı galdırı galdırmaz ekinini el borçlarını zapdedemem diyin gelen tüccarlara hemen satarken, o buğdayını guyulayıp, tiii gışın satardı.

Ede’nin oküzleri camız gadar güçlüydü. Gağnısının gıcılaması Sarınınören’i aşar, tâa Gelingüllü’den duyulurdu. Ali Kâa’nin gağnıda iyi gıcılardı amma, Ede’ninki gadar nerde… Topal Mısdafa’nın gağnı ise çoh bahımlıydı. Boyunduruğundan dut, oküzlerin zelvesine, zabınnası ve gayişine gadar apacer dururdu. Onnarı nidiyon, Vita yağ gutusundan bi bohlâsı vardı. Galeyli gap gibi o bile gıpgıcırdı. Sefettin’in, Babacağzım’ın ve İsmayil Ağa’nın oküzlerine kimse bahmıya gıyamazdı. Goren Maşşallah demeden geçmezdi.

Battalın adamları yürekli ve yiğittiler. Kôr Osman kimseden sözünü esirgemez, pat diye gonuşurdu. Kürt Hasanın abisi Gurey Üsüyün, Apılı ve Sülüyman Kâa ise asla haksızlığa gelmez, öjbelenen birini gorüncü duşgasına sumsayı bekidirdi.

Yörüyüşüne en imrendiren adam ise Galah Üsüyün’üdü. Avradı Biyaz, Kel Ahmed’in damın gotüne garıh, gatıh ekmiş. Onnarıda sulayınca bizim duvarı gaaşadacah diyi Gara Elmas’ınan habire doğüşüllerdi. Gara Elmas Gelingüllülü, Biyaz ise Tekkeliydi. Ne yalan söyleyim, Beyaz hala Elmas neneden daha garaydı. Birgünde Kurdün Hacca’ynan Kôr Alinin Zahire döğüşdüydü niye doğüşdülerse.

Doğüş diyinci Gabah Müdür caminin ordağ evlerinin önüne buğday guyuluyomuş. Kel Arabı görmemiş mi ne, gavurun iti diyi Arabın itine soğyüncü epey döğüşmüşler. Sefetdin’de hemen doğüşürdü. O hep doğüş ehdimaline garşı kureağenen tedarikli gezerdi. Kôr Hakkı, Culfaoğlu, Onbaşının Oğlu,  Kel Hacı, ve Cerek Hasanın Mısdafa’nın  kâyâlıhları zamanında köye çoh emekleri oldu. Koyün yıllarca imamlığını yapan Şıh Dede’nin Kur’an öğretmediği kimse galmadı. Ayaggabıcı Alosman ise Allah var, köy adına hiçbir yardımdan gaçmazdı. 

Bir gün Kel Dursun, Kürt Hasan, Mamon Gadir, Çap Hasan, Hacı Bâanin torunu Kedi Kemal ne Kel Ahmet’in meslerinden bahsedip gulüşüyolardı. Ahmet Dayı meslerim hep gıcır dursun diyi sürekli yanıh yağyınan, sanayağyınan yağlarmış. Yanıh yağyınan yağladığı bir gün gurumadan camiye getmiş, halıların her yerine izi çıhmış diyolardı. Hatta, Sanayağyınan yağladığı günde döşşeğa mesiynen yatmış, örtü, döşşek, melefeler alayıcığda zifir olmuş diyolardı. 

Battallılar çarşı, bazar ve resmi işleri için Keller’in otobüsleriynen Yozgat’a giderlerdi.  Keller’de Hacı emminin ve Ülfünün 2 dene otobüsü vardı. Çocuğundan yaşlısına çok paylaşımcılardı. Birgün Yozgat garajlarının yanında Alcı’ya gitmek için Dediğin münübüsünü bekliyorduk. Karga, Tekke, Keller, Yudan, Gelingüllü hepsinin vesayitleri yanyanaydı. Millet aldığı öteberileriyle köylerinin vesayitinin gahmasını beklerken, Battal’lı Cin Üsüyün Emmiynen avradı Kezzik Hala da münübüs bekliyodu. Ekmek almışlar, domatis, hıyar, biber, gırmızı erik ne bi gağnı öteberi…. Kezzik Garı ekmağen ucundan acik böldü. Yirken, Gargalı bi çocuğada verdi. Ordaki yaşlı adamlara, çocuhlara, acik ona, acik buna derken vallahi tüm ekmeklerini domatislerini, hıyarları, biberleri dağattı. Yav diyorum ya bu köyde ekmeğini bölüşen, ikramını esirgemeyen eli açık, okyanus gönüllü insanlar var diye.. “Yavrım koye aldığını burda dağıdıp, bitirdin” dedilerde, Kezzik Garı, “Amaa o neşaal laf yavrım, yinmiyen öteberiyi noreciğik, gurbannar olduğum onun bereketini misliynen verir” dedi. 

Bizim köy ve etraftaki tüm köylerde bağ-bostan yolma, kaysi-erik çalma, hıyar-kelek talanı bol bol yaşanırken, Battalda bu durumlar biraz daha seyrek olurdu. Bıcahlara ve koyün onüne Üsüyün Çavış’gilinen Garanın Uşaa zorlu gaba bosdan dökerdi. Helede baş cızılarına yahın yerlerde guvvatlı böyüyen mis kohulu dulekler bal gibi olurken, içi sarı, çiğitleri gara bosdanları dizde gırıp gemirmesine doyulmazdı. Gara Alinin Topal Nazmiye’ynen, Sülümanın avradı Esme, Bıcahlara bi bosdanlıh ekerlerdi, iplihli pahlalar, suvanlar, gırmızılar, biberler, ağ pahlalar, keli pancarları, pürçüklüler, madenisler, gıran yerlere gabah, en orta yerlere hıyar, kelek, acur, en orta yere çedenesi ve ağazbağ yapmah için çam ağacı gibi kendir, çaman, turp ne ekellerdi. Ara ara şemşamer kaharlardı ki mübarekler gozer gibi olurdu. Onuda guş ditmesin diyi bürüğnen neyin sararlardı. Bosdannığa bi daldınnıydı en ipdi şemşamere, soona hıyara, kelağ ılganılırdı. 

Koye ilk nohudu Muhzunün Veli ekdi. Bu neyimiş dimiye galmadan koyün uşaa tüm yoldu. Gula Halilin İsmailin İrfan’nan avradı Topuzun Gızı’da güzel öteberi ekellerdi. Bahçenin duvarlarına gadar siyeç vururdu amma, ekdikleri hıyarları yolmah için koyün uşaa siyeçleri neyi tüm yıhardı. Gece girdilerse yatıp sırtlarına dağyeni koparacah şekilde talan ederlerdi. Zatin şemşamerlerden bidenesi bile onnara galmazdı, ya guş diderdi, yada şergadan uşahlar kelleyi goparıp üfeler, ya da saplarıynan soküp, onüne gabah dahıp sürmek için gabah gağnısı yapallardı.  Topuzun gızı zabağnan gahıp bahçeyi talan gorüncü aaşama gatlek veryansın ederdi.

Veriminden, görselliğinden bahsetsekte, Battal’da bağ bosdan çok azdı. Irıfgının Bağnın üzümü Şarmatlının üzümü gibi süslü olurdu. Şireli ve gırmızımsıydı. Bağın içinde gaysileri de vardı. Anam gurbanım ne yolması olurdu orayı la..  Helede zabağan köründe güze yahın çığ düşmüş haliyle üzümü soğuh soğuh yimesi öldürürdü adamı. Koyün uşağ gaysileri diynanen daşladıhlarından mı ne, dalların çoğu gırıh gırpığdı. Ekin bekçileri Gara Tuna’ynan Hacı Osman bosdanlıhlardan mesul değalidi. “Nideceğam emşerim, beni elahadar etmez, gaysinin, eriğin üçun milletinen niye dooşüyüm aminim” derlerdi. 

Sığırı Dodanın Kamil güderdi. İyi de yayardı. Aaşam malların garınnarı çeten gibi olur, mübareklerden bi helke süt çıhardı. Deli Duvan, Müşgünün Ömer ve Boz Bahri’nin Ertuğrul; Ganağa alt başdan girer, daşları, kökleri garışdırarah, bendin oralarda ve Garabıyığın Köprüde bi balıh dutarlardı ki, nerdeyse Ganağ gurudurlardı. Balığı bi habenin iki gözüynen getiri, yada soğüt çıbıhlarına düzüp bağ çıbığyınan közlerlerdi. Yırtıh, pırtıh pantullar giyip, ayahlarını birbiriynen birleştirir, araya hapsettikleri balıhları elleriyle paçalarına doğru çekerek gısdırıp bişekil dutallardı onlar. 

Yozgat’ın neresine giderseniz gidin, hanesi açık, sofrası cömert, yüreği insanlıkla dolu yüce gönüllü insanlar denilince her yerde Deveci Gadir’in, Kôr Ali’nin, Kôr Alay’ın, Şıhılı, Gaz Memmed, Deli Muharem, Deli Medet, Kôr İzet, Hacı Osman, Kôr Kâyanın  yiğenleri, Fazlının Hakkının Gozel, Cin Üsüyün, Ali Kâanin Çavış, İreşit, Aşırın Osman ve Deli Selahatdin’in adlarını duyarsınız. Yiğit yürekleri ve hanedanlıklarıyla hepimizin adını yücelten bu güzel insanların çoğu bu dünyadan giteseler bile hatıralarıyla tüm gönüllerde yaşıyorlar. 

Okumuşu, ümmisi hepside mülkiyet hakkına saygılı, büyük küçük hiyeraşisine sadık, yüzleri batıya dönük ve vizyoner ruhlara sahiptiler. Azabından ağasına, çobanından öğretmenine, hanımından çocuğuna hepsi de milli ve manevi duyguları yüce, köklerine bağlı, kültür ve medeniyete ivme kazandırma niyetinde ufuk sahibi vizyoner değerlerdi. 

Battallıların Avrupai bir zekası vardı. Radyodan veya rastladıkları diğer kitle iletişim araçlarından dinledikleri haberleri, yurtta ve dünyada yaşanan siyasi gelişmeleri o kadar nitelikli ve analitik yordarlardı ki, haklı haksız tespitindeki isabetler, öneri ve çözüm tahlilllerindeki fikir beyanları çok akılcı olurdu. Pratik zekaları ve bilgiye açık takipleriyle de lider sıfatındaydılar. Bu köyün gönülden verilen selamı, yürekten ikram edilen nimetleri, güven ve faziletle süslü sadakatli dostlukları birbiriyle rekabet edercesine habire trendini yükseltir formattaydı. 

Battalın birbirinden güzel bir çok renkli siması var ama Yozgat Belediyesi Kültür Müdiresi Fadime SOLMAZ, efsane öğretmenler Nuriye ER, Mete KAPUSUZOĞLU ve İhsan KAPUSUZ, Ertan ŞAHİNGÖZ, Hattat Yasin Ali ER, Esnaf Tekkeli Ahmetin Ömer’in oğlu Konfeksiyoncu Celal ÇETİN ve Av. Ünsal ALLIOĞLU’nun adlarını hep güzel yerlerde duyuyor gururlanıyoruz. Nuriye ER, Mete ve Ertuğrul  KAPUSUZOĞLU kardeşler ile İhsan KAPUSUZ gibi öğretmenler, Türkçemizin zenginliği ve Türk dünyasının edebiyata kattığı eserlerle övünürken, öğrencilerine de bu ruhu liyakatıyla aşılayan çok idealist ve bilge eğitimciler. Ertan ŞAHİNGÖZ, Burhan ŞAHİN, Feyyaz SOLMAZ, Hasan ÇAKMAK gibi güzel insanlar sohbeti, saygısı ve tevazularıyla dostluk ortamlarının en aranılan değerleri.

Battal’a yolu düşenler, hatırını-hörmetini gördük, hanesinde misafiri olduk, özü-sözü ve asaletiyle böyük adam bunlar dedikleri Şahin, Uyar, Solmaz, Er, Tuncer, Kayaaslan, Tekin, Ersungur, Çakmak ve Gülsaçan soyadlarından çok bahsediyorlar. Bu soyadlar erdemleriyle Battal adını çok yüceltmişler. Siyaset, bürokrasi, eğitim, hukuk, sağlık ve akademik camiada da çok seçkin insanları olan bu köyün cömertliğinin emsali yok desek yeridir.

Gulahalilin İsmayilin İrfan’ın oğlu Ertan ŞAHİNGÖZ’ün Ankara Çubuk’ta sarayları andıran, havuzlu, büyük çok görkemli bir villası, titizce emek harcadığı bakımlı birde bahçesi var. Allah daha çok versin, bizde dahil olmak üzere her yıl onlarca dostunu toplayıp, kalabalık gruplar halinde evine götürüp ziyafetler veriyor ve hepimizin toprak özlemini törpülüyor. Öyle bir bahçe düzenlemiş ki, çiçeğinden sebzesine, meyvesinden havuzuna herşeyi var. Otunu, çöpünü, çapasını kendi eliyle yapıyor. Anası Topuzun Gızı olsa öyle çapa yapamaz.   

Hakkı Kâanin torunlarından Fazlının Hakkı’ynan Gevrekli Gelinin gızı olan Yozgat Belediyesindeki Mühendis Müdiremize gelince; memleketimize samimiyetiyle harcadığı fedakar emekleri, insan ayırt etmeden herkese gösterdiği candan ilgisi, güleryüzü ve mert yüreğiyle tüm hemşehrilerimiz ona kızkardeşimiz diyor. 

Tüm hemşehrilerimizin hizmetlerini takdir ve gururla izlediği bu güzel hanımefendi; yurt içinde ve yurtdışında yaşayan Yozgatlılara gerçek memleket sevdası nasıl olurmuş, insana hizmet nasıl yapılır ve kültürümüze nasıl sahip çıkılırmış altın yüreğiyle ispatlıyor. Bilgisi, görgüsü, edebi, eğitimli ve erdemli şahsiyetiyle ürettiği yenilikçi hizmetleri, şehirler ve kurumlar tarafından saygınlıkla model alınırken, liyhakati, adaleti ve asaletiyle Yozgatlıları her yerde yücelterek temsil ediyor. 

Koskoca Yozgat ekonomik ve sosyal yönden eriyip, ha bire göçlerle boşalınca ve yerleri Suriyeden, Iraktan getirilen çakma Yozgatlılarla doldurulunca millet anladı ki, yıllarca peşinden koşulan birbirinden kısır ama renkli siyasetçilerimiz hizmet yerine sadece umut vaad ediyor. 

Milli ve manevi değerlerimize sadakatle bağlı, garibin gurebanın halini bilerek anlayan, şehrin ve toplumun ihtiyaçlarına göre var gücüyle didinen merhamet abidesi bu güzel kız ise, ferdi gayretleriyle çevremizi, çehremizi değiştiren onlarca hizmete imza atarken, içeride ve dışarıda yaşayan tüm Yozgatlıların kalbine Fadime SOLMAZ ismini Gönüllerin Milletvekili diye yazdırdı. Bizim Yozgat’ta ben dahil önüne gelen herkes kendini kültür elçisi, memleket sevdalısı ilan ediyor ama, bu denilenleri yüreğiyle, bileğiyle, samimiyet, vefa ve sadakatiyle hakeden bir tek bu kız olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinin çok sevilen seçkin ve saygın öğrencilerinden Dr.Eda ŞAHİNGÖZ’de Battal’lı. İsabetli teşhisleri, cesur müdahaleleri, terbiyesi, yardımseverliği, bilgisi, becerisi ve saygısıyla tüm öğrenciler ve akademisyenlerce şimdiden Yozgatlı Doktor diye tanınıp, tanıtılıyor.   

Hukuk alanındaki duayen kimliği, adaleti ve faziletiyle ülkemizin seçkin değerlerinden Av. Celal KAPUSUZOĞLU’da Battal’lı. 

Kahramanlık hikayeleri dilden dile dolaşan Çanakkale Gazileri Apılı Emmi ve Ziya Çavış, Dernek Başkanları Burhan ŞAHİN, sendikacılık ve dernekçilik adına yenilikçi faaliyetleriyle bilinen Feyyaz SOLMAZ ve Bahri KAPUSUZOĞLU’da Battallı.

Şimdi goca Battal’da kimse galmamış ya yav. Yalınız Üsüyün Çavışın Satılmış, Turudun Tayır, Muhtar Latifin Hasan, Garalinin Hacı ve Sabrinin Memmed’i gördük. Daha da varısa ben bilmiyom. 

Görkemli Kayasının üstünde dalgalandırdıkları nazlı bayrağımız, hatıraları yüreklere kazınmış asaletli değerleri ve onurlu geçmişe sahip eşsiz misafirperverlikleriyle ünlü Battal’ın ebediyete intikal etmiş tüm kıymetlerine Allah’tan rahmet, yaşayan birbirinden yüce şahsiyetli  fertlerine sağlık, mutluluk ve uzun ömürler diliyorum.

Sizin yaşattığınız güzellikler ve insanlık tarihine sunmuş olduğunuz erdemler unutulacak mı sanıyorsunuz. Şahikadan uygulayıp, çevrenize öğrettiğiniz adamlık, hatınlık, saygı, görgü, vatanseverlik, milli duygu ve fazilet kavramları asil yüreklerinizde efsaneleşirken, cennet Anadolu’ya gerçek medeniyeti sizin getirdiğiniz herkes tarafından görüldü. 
 
İnsanlık adına yaşatılan tüm güzelliklere birleşme noktası olan hatırınız ve hörmetinizle Dünya durdukça var olacak, her zaman baştacımız, her zaman gönüllerimizde kalacaksınız.



 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Bahri Kapusuzoğlu 2018-01-23 20:55:00

Sevgili ağabeyim Battal ve Battallilar ancak bu kadar güzel anlatilabilirdi. Telefondan okumaya çalıştım. Sabah ilk isim bir kez daha okumak olacak. Bu kadar detayları hatirlamaniz ve köy ağzını kullanmanız ve yazıya dokebilmeniz ayrıca takdire şayan. ismimi zikretmeniz vesilesi ile de ayrıca şükranlarımı sunarım. Selam saygı ve hürmetlerimle...

Avatar
Hasan ÇAKMAK 2018-01-23 20:44:50

Rıfat bey çok güzel olmuş eline agzına sağlık teşekkürler

Avatar
Ali İhsan ER 2018-01-24 00:00:01

1987- 88,1988-89 öğretim yıllarında öğretmenlik yaptığım Oğlumun okumayazmayı öğrendiği ,misafirperverliklerine bizzat şahit olduğum ve hatta okula en yaķındaki komşuluğuna doyamadığım Rahmetli İsmail
Amcayı unutmam nemümkün.Beni tanıyan ve tanımayan tüm Battallılara selam olsun.

Avatar
Selçuk 2018-01-25 21:10:26

Rıfat bey kaleminize sağlık, çok güzel olmuş o yılları çok güzel anlatmışsınız,

banner88